Affetmek: Zayıflık mı, Yoksa Güç mü?
İnsan ilişkileri bazen görünmeyen bir sözleşmeye benzer. Sözlü değil, yazılı değil; ama herkesin içinde sezdiği gizli maddeleri vardır.
Saygı, anlayış, mesafe, yakınlık, beklenti… Ve bu maddelere sessizce uyuldukça her şey düzgün, akışkan, dengededir.
Ama bir gün o görünmeyen maddelerden biri ihlal edilir.
Kimi zaman bir söz, kimi zaman bir davranış, bazen de bir suskunlukla… Ve ilişkide bir çatlak oluşur.
Sonra ne mi olur?
Kimi zaman bağ kopar.
Kimi zaman “haklı” olduğunu düşünen taraf, karşısındakini affeder ve her şey kaldığı yerden devam eder… gibi görünür.
Ama sonra o tanıdık his gelir:
“Onu affettim ama içimde bir şey hâlâ taş gibi duruyor…”
Acaba şu açıdan baksak nasıl olur: Ya aslında affedemediğimiz kendimiz isek?
Kırgınlıkla başlayan bu içsel hikâyede, çoğu zaman şu döngüye kapılırız:
- Affedemediğimiz kişi ile aramıza bir uzaklık girer
- Öfke içimize döner
- Ve sonunda kendimizi suçlamaya başlarız
Bu yazıda birlikte şunu irdelemeye çalışacağız:
Hem başkasını hem de kendimizi affetmek neden bu kadar zor?
Ve… bu zorluğu dönüştürmenin bir yolu var mı?
Felsefi ve Bilimsel Arka Plan
Felsefi Bakış açısı:
Spinoza: Affetmek, Özgürleşmenin Bir Yoludur
Spinoza’ya göre evrende her şey (duygularımız da dâhil) zorunlu nedenlerin sonucudur. Yani bir şeyi hissetmemiz, tıpkı yağmurun yağması, taşın düşmesi gibi bir zorunluluğa dayanır.
Bu görüşe göre affetmemek, aslında doğaya direnmektir.
Spinoza, ahlaki değerlendirmeleri “özgür irade” değil, “nedensellik” çerçevesinde yorumlar.
Ona göre, biri bizi incittiğinde, onu yargılamak yerine, “neden böyle davrandı?” sorusunu sormak, bize acıyı azaltan bir bilgelik katar.
Bu bağlamda affetmek, karşı tarafı aklamak değil; olanları daha büyük bir zorunluluk çerçevesinde anlamlandırmaktır.
Ama işte mesele şu ki:
Çoğu zaman bir başkasını anlamaya çalışırken, kendimize karşı acımasız oluruz.
Kendimizi affedemeyiz.
Oysa Spinoza’ya göre bu da doğaya aykırıdır.
Çünkü biz de tıpkı o bizi inciten kişi(ler) gibi belli nedenlerin sonucunda öyle davrandık.
Korktuk, utandık, hata yaptık… Ama hepsi bizi oluşturan zorunlu zincirin halkalarıydı.
Kendini affetmek, doğayla yeniden uyumlanmaktır.
Spinozanın alttan alta bize vermeye çalıştığı mesaj şu sanki:
Kendini affetmeden özgürleşemezsin. Çünkü sen de doğanın bir parçasısın. Ve doğa kendini yargılamaz.
Çiçek soldu diye kendini affetmese belki bir daha açamazdı.
Belki biz de öyleyizdir.
Mevlânâ & İbn Arabi: “Kırılmışsan Kendine Dön, Orada Tamamlanırsın.”
Mevlânâ der ki:
“Derdin neyse şifası da oradadır. Kırıldığın yer neresiyse, tamamlandığın yer de orasıdır.”
Bu söz sadece mecaz değil, bir varoluş öğretisidir.
Çünkü Mevlânâ’ya göre insan dışarıda değil, kendi içinde eksiktir. Kırılmalarımız bizi kendimize döndürmek için vardır. Ve affetmek, bu içe dönüş yolculuğunun en önemli adımıdır.
Ama burada bahsettiğimiz affetme, bir “üstten bakma” hali değil; tam tersine, kalbi yumuşatarak tekrar kendinle temasa geçme halidir.
İbn Arabi ise bu içsel bağışlamayı, ilahi bağışlamanın yeryüzündeki yankısı olarak görür. Der ki:
“Tanrı, varlığı bağışlayarak yaratmıştır. Varlık, bağışlamanın sonucudur.”
Yani biz bir başkasını affettiğimizde - ya da daha zoru, kendimizi affettiğimizde - aslında Tanrısal olanla uyumlanırız. Çünkü varoluş, affetmenin bir tezahürüdür.
İbn Arabi’ye göre insan, ne zaman ki kendi nefsine karşı merhametle yaklaşır, o zaman ilahi olanla hizalanır. Ve bu hizalanma, zihinsel bir bilgi değil, kalpten bir fark ediştir.
O hâlde şöyle diyebiliriz:
İçsel bağışlama, sadece bir psikolojik iyileşme değil; aynı zamanda manevi bir bütünleşmedir.
Kırıldığın yere dönmek, orada kalabilmek, o boşluğu merhametle doldurmak… İşte affetmenin en derin hâli belki de budur.
Nietzsche: Gücenmeyi Bırakmak, Güçtür
Nietzsche’ye göre bir insanın başına gelenleri sürekli hatırlayıp, o olaylara gücenmiş halde yaşamaya devam etmesi, onun hayata karşı zayıf kaldığını gösterir.
Çünkü ona göre gücenmek, güçsüzlerin silahıdır. Affetmemek, elinde başka hiçbir araç kalmayanların başvurduğu bir “içsel isyan” biçimidir ve bu hissi sürekli diri tutmak bizim evrenle olan dengemizi bozar, bizi zayıflatır.
Ama Nietzsche’nin önerdiği yol, bu isyana saplanıp kalmak değil; onu dönüştürmektir.
“İnsan, başına gelenleri affettiği ölçüde kendi gücünü adım adım inşa etmeye başlar.”
Burada “güç”ten kasıt öfkeye sarılmak değil; öfkeyi de kendine katıp, ona hükmedebilmektir. Yani affetmek, edilgen bir merhamet değil, aktif bir eylemdir.
Nietzsche’ye göre asıl tehlike, başkasına değil, kendine kin gütmeye başladığında başlar. Bu, “içsel savaşın nihilizme dönüştüğü” andır.
Çünkü insan kendine yabancılaştığında, yaşama arzusunu da yavaş yavaş kaybeder.
O yüzden affetmek, Nietzsche için sadece ahlaki değil, aynı zamanda varoluşsal bir meseledir.
Affetmeyen kişi, geçmişe saplanmış bir kişidir. Oysa Nietzsche’nin çağrısı, “oluş”a yönelmektir. Geçmişin zincirlerini kırmak, sadece yaşanmışlıkları değil, o yaşanmışlıklara tutunan benliği de sorgulamak ister.
“Kendini affetmek, yeni bir insanı doğurmak gibidir.”
Bu yüzden affeden kişi, aynı zamanda kendini yeniden yaratan kişidir.
Peki, bu içsel dönüşüm sadece bir felsefi iddia mı? Bilim bize bu konuda neler söylüyor bir bakalım…
Bilimsel Bakış Açısı
Nörobilim: Affetmemenin Zihinsel ve Bedensel Yansımaları
Affetmemek yalnızca duygusal bir yük değil, aynı zamanda nörobiyolojik bir durumdur.
Özellikle de iki beyin bölgesi arasında sıkışıp kalmış bir gerilim hali olarak tanımlanabilir:
- Amigdala, beynin tehdit algılayan merkezi olarak geçmişteki incinmeleri birer “tehlike işareti” gibi kaydeder. Bu olaylar tekrar yaşanmasa bile, hatırlanması bile bedeni alarma geçirir.
- Bu alarm karşısında prefrontal korteks (beynin daha bilinçli, mantıksal karar veren bölgesi) durumu değerlendirmeye çalışır. Ama eğer affetme gerçekleşmemişse, bu merkez sağlıklı bir analiz yerine sürekli “savunma hazırlığı” içinde olur.
Bu durumda ne olur?
- Sürekli tetikte olma hali kronik hale gelir.
- Beyin, geçmişteki olayı bir türlü “tamamlandı” olarak işaretleyemez.
- Bu da bedende kortizol (stres hormonu) salınımını artırır.
- Yani zihin affetmezse, beden de gevşeyemez.
Bu durum “default mode network” dediğimiz, kişinin sürekli kendiyle meşgul olduğu beyin ağına aşırı yük bindirir.
İçsel monologlar, yeniden canlandırmalar, “ya şöyle deseydim”ler, “neden böyle oldu”lar… Bunların hepsi zihin için yüksek enerji tüketen ve bedeni savaş ya da kaç moduna yakın tutan düşünce döngüleridir.
Affetmemek, beyin için geçmişin bugünde yaşanmasıdır.
Affetmek ise sinir sistemi için “tehdit geçti” sinyalidir.
İnsan zihni, bir tehditle karşılaştığında hayatta kalabilmek için alarm moduna geçer ve bu durum kişide stres oluşmasına yol açar.
Bu stres tepkisinin kimyasal karşılığı ise vücüdun Kortizol üretmesi demektir.
Normalde kortizol, acil durumlarda işe yarar: kalbi hızlandırır, kasları tetikte tutar, bizi savaş ya da kaç için hazırlar. Ama affetmeme hâli bu durumu kronikleştirir.
Zihin affetmezse, beden sürekli tetikte kalır. Ve bunun sonuçları düşündüğümüzden daha ağır olabilir:
- Bağışıklık sistemi zayıflar. Sürekli yüksek kortizol, vücudun enfeksiyonlara ve hastalıklara karşı direncini düşürür.
- İnflamasyon (şişkinlik) artar. Hücrelerde sürekli düşük seviyeli iltihaplanma, kalp hastalıkları, diyabet ve bazı kanser türlerinin riskini artırabilir.
- Hücre yenilenmesi yavaşlar. Doku onarımı gecikir, yaşlanma hızlanır.
- Prefrontal korteks baskılanır. Mantıklı düşünme, empati kurma ve duygusal düzenleme gibi üst düzey beceriler zayıflar.
Bu durum, kişinin hem ruhsal hem de bedensel dayanıklılığını düşürür.
Başka bir deyişle:
Affetmemenin yükü sadece kalpte değil, hücrelerdedir.
Bedenin alarm sistemi, kapanmayan bir acının nörolojik yankısıyla gün be gün yıpranır.
Ve belki de o yüzden…
Affetmek, yalnızca bir iyilik değil; bazen hayatta kalma stratejisi de olabilir.
Psikoloji: Kendini Affedememek - İçsel Savaşın Sessiz Yankısı
Başkalarını affetmek zordur, evet.
Ama en zor olanı, bazen kendi kendimizi affedememektir.
Kendi içimizde sıkışıp kaldığımızda, çoğu zaman bunun adını net koyamayız.
Ama yaşanan his hep aynıdır:
Bir yerlerde hata yaptım. Bedel ödemeliyim. Belki de affedilmeyi hak etmiyorum.
Bu duyguyu iki başlık altında adlandırabiliriz:
- Kronik suçluluk.
- Öz-şefkat eksikliği.
Kronik suçluluk, geçmişte yapılan (ya da yapılmadığı düşünülen) bir eylem için duyulan sürekli pişmanlık hâlidir.
Kişi, hatasıyla yüzleşir ama orada donup kalır. Kendine tekrar tekrar aynı cümleleri fısıldar:
- “Nasıl yaptım bunu?”
- “Keşke geri alabilsem.”
- “Ben zaten hep hata yapıyorum.”
Bu içsel tekrar, zamanla bir tür kendini eleştirme döngüsüne dönüşür.
Eksik kalan şey ise şudur: kendimize göstermediğimiz içsel şefkat.
Bu şefkâti ararken bize yardımcı olabileceğini düşündüğüm bir terapi çeşidi olan ACT’ya bir göz atabiliriz.
ACT (Acceptance & Commitment Therapy): Geçmişi Kabul Et, An’da Kal
Kabul ve Kararlılık Terapisi (ACT), bu döngüyü kırmak için bize şunu önerir:
Kendimizi affetmek, geçmişimizi silmek değil; onunla yaşamayı öğrenmektir.
ACT’ye göre:
- Geçmiş deneyimlerimizle savaşmak yerine onları kabul etmeliyiz,
- Kendimizi sürekli yargılamak yerine, şefkatle dinlemeliyiz,
- Ve her an, kendi değerlerimiz doğrultusunda hareket etmeliyiz…
Ki iyileşebilelim.
Kendimizi affetmek, “hatalı” olduğumuzu değil, “insan” olduğumuzu kabul etmektir.
Ve her insan, hata yapar. Ama her insan aynı zamanda değerli bir yaşam inşa etme potansiyeline de sahiptir. Gayretimiz, odağımızı bu yöne çevirmek olmalı.
ACT bize diyor ki:
“Acıyı bir yük gibi taşımak yerine, onu bir yoldaş gibi yanımıza alalım.
Onunla kavga etmeyelim ama, onu inkâr da etmeyelim.
Sadece tanıyalım, kabul edelim, öğrenelim.
Hoşumuza gitmiyorsa aynı yoldan tekrar gitmeyelim, farklı yollar deneyelim.
Ve ne olursa olsun acının bizi tanımlamasına izin vermeyelim.”
Yani evet, geçmişte belki bir şeyler yanlış gitti.
Ama o deneyim, bizim tamamımızı tanımlayamaz. Bizi ancak geliştirir ve daha güçlü bir birey yapabilir.
Sonuçta biz, yalnızca o olaydan ibaret değiliz.
Belki de kendimizi affetmemiz kendimize şu soruyu dürüstçe sormamızı gerektirir:
“Şu anda, kendimiz ve başkaları için nasıl daha iyi biri olabiliriz?”
Ve cevabını, geçmişin küllerinde değil; bugünün içinde, bilinçle ve kararlılıkla aramamız gerekir.
Gerçek Problem ve Çözüm Önerileri
“Affet ama unutma”, “Hak edeni affetme” gibi söylemlerin ağırlığı
Toplum hep bize affetmenin değerli olduğunu öğütler ama bir yandan da şu tarz düşünceleri de zihnimize yerleştirir:
- “Affet ama unutma.”
- “Bazıları affedilmeyi hak etmez.”
- “Sen affettikçe suistimal ederler.”
- “Kendini enayi belletme!”
Bu cümleler dışarıdan güçlü durmayı teşvik edermiş gibi yapar. Ama aslında içsel bir hesap tutma haline neden olurlar. Ve bu hesap, en çok o defteri kapatamayan kişiye zarar verir.
Çünkü aslında olan:
- Unutmamak bir tetikte kalma biçimidir
- “Hak etmedi” diye affetmemek, geçmişe hükmetme yanılsamasıdır.
- “Affedersen ezilirsin” fikri, affetmeyi zayıflıkla eş tutan bir savunmadır.
Oysa affetmek, unutmak değildir.
Hatırlayarak, hisleri inkâr etmeden, yine de yükü bırakmayı seçmek, o durumun oluşuyla kavga etmeyi bırakmak, konu açılsa bile stres olmamak, o konuya karşı kayıtsız hale gelmektir. Ve affetmek, bazen en çok kendini yükten azat etmektir.
Eski bir fotoğrafa baktığımızda; o karedeki bir kişi, bir olay ya da sadece duyduğumuz bir ses, koku ya da tat bile bizi hâlâ strese sokuyorsa, bu artık affetmediğimiz kişiye değil kendimize yaptığımız bir baskıdır.
Çünkü affetmemek, geçmişin bir anını ruhumuzda sabitlemek gibidir. Ve o an, her duyuda yeniden canlanır.
Toplumsal Faktör: Güçlü Görünme Zorunluluğu
Modern toplumda güçlü olmak, çoğu zaman duygu göstermemek anlamına gelir.
Toplumdaki genel algı şu şekildedir:
Kırıldığını belli etmek zayıflık, affetmek taviz vermek, ağlamak kontrolü kaybetmektir.
Bu yüzden affetmek, dışarıya karşı bir tür “yenilmişlik” gibi algılanır.
Hele ki karşındakine hâlâ öfke duyuyorsan, onu affetmen “kendine ihanet” gibi gelir.
Bu kültürel kodlar, bizi giderek daha sert, daha mesafeli, daha içe dönük hale getiriyor.
Ama bunun bedeli ağır:
- Duygular bastırılıyor, sonra başka yerlerden patlıyor, zararı katlanıyor.
- Yüzleşmeler erteleniyor, öfke büyüyor, kavgalara dönüşüyor.
- İnsanlar, affetmenin getireceği hafiflikten mahrum kalıyor.
- Üstüne bir de bu stres kortizol seviyelerini artırıyor, belki bizi hasta ediyor, belki yaşlandırıyor
Oysa kırılganlık göstermenin cesaret, affetmenin ise güç olduğunu fark ettiğimizde, toplumsal maskeler yerini insani bağlara bırakır.
İçsel Faktör: Kendini Affetmemek = Eski Benliğe Açılmış Bir Dava
Kendimizi affetmemek bize çoğu zaman “hatalarımızı telafi etmeye çalışmak” gibi gelir. Ama aslında derininde şöyle cümleler gizlidir:
“O kişi ben değildim.”
“Ben aslında öyle biri değilim.”
“Nasıl yaparım bunu?”
İşte burada kişi, kendi geçmiş benliğine dava açmıştır. Yargılayan da kendisidir, sanık da.
Ve ne yazık ki bu davada savunma yoktur.
Sadece cezalandırma vardır.
Ama çözüm, o geçmiş benliği suçlamaktan değil; onu anlamaktan geçer.
Çünkü o hâliyle bile bizim bir parçamızdır.
Korkmuş, hata yapmış, bilememiş bir biz…
Ve biz bugünkü farkındalığımıza, tam da onun üzerinden ulaştığımız bir iz.
Kendimizi affetmek; geçmişteki “yanlış versiyonumuzu” yok etmek değil, onu bugünkü “bilge versiyonumuz”la kucaklayabilmektir.
Çözüm Önerisi:
Affetmek için bir izin mektubu beklemeyelim.
O mektubu biz yazalım.
Kendimize.
Ve şöyle diyelim:
“Biz, o günkü halimizle elimizden geleni yaptık.
Bugün daha iyisini biliyoruz.
Ve bu bilgiyi bir suçlamayla değil, şefkatle taşıyacağız.”
Biraz da bu kasımızı geliştirmek için ne yapabiliriz ona göz gezdirelim:
Çözüm Önerileri:
Somatik Yaklaşımlar: Beden, Affetmeyi Hatırlar mı?
Zihin affetmediğinde, beden de bunu saklar.
Gerilim, sadece düşüncede kalmaz; kaslarda, nefeste, duruşta da kendini gösterir.
Affetmemenin bedende en sık kendini rahat hissettiği yerler şunlardır:
- Göğüs kafesi: İçimizi çekeriz, daralırız, sıkışma hissederiz
- Boyun ve omuzlar: Suçluluk ve öfkenin taşıdığı yük bize sanki sırtımıza biri oturmuş ve baskı uyguluyor gibi hissettirir
- Mide ve bağırsaklar: Kaygının ve bastırılan duyguları sindiremezsek bağırsaklarımız sanki yediğimiz şeyleri sindirememişe benzeyen tepkiler verir
- Çene ve dişler: Gündiz bastırılan öfke gece dişlerimizi sıkmamızla ortaya çıkar, çok olursa dişleri dökecek seviyede hasar verebilir.
Bu bölgeler, geçmişte yaşanmış ama çözülmemiş duyguların sessiz arşivi gibidir.
Beden “unutmuş gibi” yapar ama tam olarak unutmaz. Sadece ifade edilmemiş duyguyu saklar.
Kimi zaman bir kişinin ismini duymak bile nefes alışımızı değiştirir, çenemiz gerilir, karmımız düğümlenir.
İşte bu, bedenin hâlâ “tehdit” modunda olduğunun işaretidir.
Kabul Çalışmaları: Küçük İzinler, Büyük Adımlar
Somatik yaklaşımların temelinde şu varsayım yatar:
Beden, zorlamayla değil, izinle açılır.
Bu yüzden affetmeye çalışmak yerine, sadece niyet etmek bile bir değişim yaratabilir.
Şöyle bir cümleyle başlayabiliriz:
Şu an belki affedemem. Ama affetmeye niyet edebilirim. En azından, bu yükle yaşamak istemediğimi fark edebilirim.
Bu tür küçük içsel cümleler, sinir sistemine tehdit olmadığını bildirir.
Çünkü mesele affetmeyi zorlamak değil, onu karşılamak.
Tıpkı bir yara gibi: önce kabuk tutmalı, sonra yavaş yavaş açılmalı.
Egzersiz Önerisi: “İçimizdeki Yargıçla Mektup Alışverişi”
Bu egzersizi, içsel çatışmamızı bedenselleştirmeden çözmek için kullanabiliriz.
Bir kâğıt kalem alabilir ve iki tarafı olan bir diyalog yazmayı deneyebiliriz:
- Bir taraf: Bizi en çok yargılayan iç sesimiz (eleştiren, utandıran, susturan)
- Diğer taraf: Bizim gerçek benliğimiz (hatalarıyla, niyetleriyle, büyüyen, gelişen, iyileşen hâlimizle)
- İlk olarak içimizdeki yargıç yazsın:“Sana nasıl bu hatayı yaparsın?”
“Beni hayal kırıklığına uğrattın.”
“Yine başaramadın.”
- Sonra biz cevap verelim:
“O zaman öyle davrandım çünkü başka yol bilmiyordum.”
“Bugün pişmanım ama kendime düşman olmak istemiyorum.”
“Ben değişiyorum, sen de benimle gelebilir misin?”
Bu diyalog, beynin prefrontal (şefkat ve muhakeme) ile amigdala (tehdit ve yargı) bölgeleri arasında bir köprü kurar.
Kâğıda dökülen sözler, bedenin sıkışmışlık hissini azaltır.
Kapanış Notu:
Beden ve zihin aynı hikâyeyi farklı dillerde anlatır. Zihin affetmeye karar verse bile, beden buna ancak yumuşak bir açıklıkla eşlik eder.
Bu yüzden affetmek sadece bir düşünce değil, aynı zamanda bir bedensel ritüeldir.
Bazen "Bugün affetmedim ama bir adım yaklaştım” demek bile, yarının hafiflemesi için yeterlidir.
Sonuç ve Okuyucuya Mesaj
Affetmek bazen susmaktır; bazen bir mektup yazıp göndermemektir. Bazen telefonu elimize alıp arayacakken son anda vazgeçmek, bazen yazıp yazıp gönderemeden sildiğimiz mesajlardır.
Ama en çok da içimizde taşıdığımız o gereksiz yükü artık yere bırakmaya karar vermektir.
Çünkü başkasını affetmek, o yükü daha fazla sırtımızda taşımamaktır.
Ama kendimizi affetmek…
İşte o, o yükü neden taşıdığımızı fark etmekle başlar.
Belki o andan sonra ilk kez dik durabiliriz.
Peki o zaman bunlar da sizin kendinize vereceğiniz cevapların soruları olsun:
“En son kimi affettiniz?”
“Peki… kendinizi hiç gerçekten bağışladınız mı?”
Eğer cevap içinizdeyse, cevabın geldiği yere bir kulak verin.
Belki hâlâ “hayır” diyorsa, sorun siz değilsinizdir.
Sadece içinizde konuşup duran, kafanızı şişiren bir ses olabilir.
Sizce o ses gerçekten her şeyi bilen bir vicdan mı?
Yoksa sizi cezalandırmak için büyümüş bir içsel yargıç mı?
Gerçekten o ses size mi ait?
Yoksa çocukken duyduğunuz bir sözün yankısı hâlâ iç sesinizde sizinle konuşuyor olabilir mi?
Bir sonraki yazımda bu sesi birlikte inceleyeceğiz:
Zihinsel Yargıçlar: İçimizdeki Eleştiri Mekanizması
O zamana kadar, sevgiyle kalın.