Bilinçli Tekrarda Ferahlık Vardır

Geçen sene tekrar yazmaya karar verdikten sonra ilk yazıma şöyle bir cümle ile giriş yapmıştım:

İnsanın yaşadığı, ancak ona hiçbir şey öğretmeyen her his, onun kendine yaptığı bir zulümdür.

Bunun üzerinden 44 yazı geçmiş ve bu yazıda fark ediyorum ki, dönüp dolaşıp benzer bir konuya gelmişiz.

İnsanın duygusal durumu da biraz böyledir. Bazı duygular vardır; tekrar tekrar gelirler. Onları bir kez fark etmek, bir kez anlamak, dönüştürmek için yeterli olmaz.

Aynı huzursuzluk, aynı sıkışma, aynı iç ses defalarca gelir. Ta ki biz ona başka bir karşılık verene kadar.

Girişteki cümleyi biraz değiştirecek olursak, insanı huzursuz hissettiren bir duygu, eğer huzuru artıracak bir karşılığa dönüşmezse, kişinin kendine yaptığı bir zulme dönüşür diyebiliriz.

O yüzden belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:

Bu duygularla sürüklenmeye devam mı edeceğiz, yoksa onları yönümüzü belirleyen bir pusulaya mı dönüştüreceğiz?

Burada kastım, duyguları yok etmek değil; onları huzuru büyüten bir işarete çevirebilmek.

Velhasılı kelam; bu yazı, duygularla savaşmak yerine onlara başka bir karşılık verip veremeyeceğimizi yoklayan bir deneme.

Olumsuz duyguların taşıdığı sinyalleri bastırmak, yok saymak ya da hemen değiştirmeye çalışmak yerine, onları hayatımızı daha iyi bir noktaya taşıyacak küçük alışkanlıklara dönüştürmek mümkün mü, buna birlikte bakacağız.


Felsefi Arka Plan

Aristoteles - Hexis ve Alışkanlık Olarak Karakter

Aristoteles’in hexis kavramı, en basit hâliyle, kişinin zamanla kazandığı ve içselleştirdiği bir hâl olarak düşünülebilir. (1*) Bu, tek bir anlık duygu ya da eylemden ibaret değildir; tekrar eden deneyimlerin, seçimlerin ve alışkanlıkların yavaş yavaş karaktere dönüşmesidir.

Başka bir şekilde söylemek gerekirse, hexis insanın kendine kurduğu iç düzen gibidir. 

Örneğin, her gün benzer saatlerde yürüyüşe çıkmak, günün belli anlarında kendine küçük nefes araları vermek, ya da bir duyguyu yaşadığımızda tekrar tekrar verdiğimiz tepkiler…

İşte hexis, bu birikmiş hâlin adıdır: Kendi duygularımızla, alışkanlıklarımızla ve seçimlerimizle şekillenen sessiz bir iç mimari gibi düşünebiliriz.

Bir alışkanlıklar bütünü düşünün; tek başına “iyi” ya da “kötü” olmak zorunda değil, ama insanın karakterini sessizce şekillendiren bir arka plan gibi işlemiştir.

Rutinlerde de durum farklı değil aslında… Rutinleri ahlaki bir görev listesi değil, hayatın kendisine verdiğimiz biçimler olarak tanımlamakta fayda var. 

Gün içinde tekrar eden hareketlerimiz, aslında kim olduğumuza dair içsel bir ritim oluşturur. Bu yüzden rutin, bir performans arenası değil; tam tersine, duyguların içinde nefes alabileceğimiz bir zemin olabilir.

Duygularımız düşmanlarımız değil. Onlar, alışkanlıklarımızın içinde yeniden biçimlenen deneyimlerdir. Bir duygunun bize verdiği his ilk başta sarsıcı olabilir; ama aynı duyguyla tekrar tekrar, farklı bakışlarla karşılaşmak, onun keskinliğini törpülememizi ve zamanla o hissin içimizde yeni bir hâle dönüşmesini sağlayabilir.

Önceki yazılarda daha çok “hakikatle yüzleşmek”ten bahsetmiştik. Orada odak, neyin doğru olduğu üzerindeydi. Burada ise mesele, bu gerçeğin nasıl yaşandığı…

Gerçeği değiştiremiyoruz belki, ama onun etrafında ördüğümüz iç düzen farklı olabilir.


Spinoza - Duygular, Etkilenme ve Süreklilik

Spinoza’ya göre insan, hayatı boyunca sayısız etkiye maruz kalır; bu etkiler, yani affectus, insanın duygusal dünyasını sürekli biçimlendirir.

Ama mesele bu duyguları bastırmak ya da yok etmek değildir. (2*) Çünkü bastırılan her duygu, başka bir yerden geri döner. Önemli olan, bu hisleri anlayabilmek, mümkünse dönüştürebilmek değilse de onlara farklı bir yön verebilmektir.

İnsan, ancak bir süreklilik içinde güçlenir. Tek bir anlık farkındalık ya da yüksek motivasyon, uzun vadede bir değişim yaratmaz.

Asıl güç, küçük tekrarların ve yumuşak ritimlerin içinde birikir. Duyguların doğal akışıyla birlikte, onlara eşlik eden bir düzen kurabildiğimizde, içsel dayanıklılık oluşur.

Rutinler burada devreye girer. Onları duygulara karşı bir disiplin aracı olarak kullanmak yerine; duyguların taşınabileceği bir zemin olarak kullanmayı deneyebiliriz.

Bir rutin, hisleri zorlamaz; aksine, onların içimizde dolaşmasına ve yavaş yavaş şekil değiştirmesine alan açar. Böylece, yoğun bir duygunun ağırlığı bile, zaman içinde, taşıyabileceğimiz bir hâle gelir.

Kısacası, Spinoza’nın bize fısıldadığı şey şudur:

Duygularla savaşmamalıyız. 

Onlara bir süreklilik kazandırmalı, hayatımızın ritmine taşımalıyız. Bunu yaparsak, duygularımız bizi sürükleyen bir yelken olmaktan çıkar; bize yön gösteren bir pusulaya dönüşebilir.


Bilimsel Arka Plan

Nörobilim - Duygular Neden Ritme İhtiyaç Duyar?

Sinir sistemimizin en temel ihtiyaçlarından biri öngörülebilirliktir. (3*) Beyin, hangi duygunun ne zaman ve nasıl geleceğini öngöremediğinde kendini tehdit altında hisseder. Bu yüzden, sinir sistemimizi küçük ve tekrar eden ritimlerle rahatlatabiliriz.

Gün içinde yinelenen basit davranışlar (sabah kahvesini hep aynı köşede içmek, kısa bir yürüyüş yapmak veya düzenli nefes araları vermek) beynimize görünmez bir güven sinyali gönderir: “Burada bir düzen var.” Bu düzen, tehdit algısını azaltır ve yoğun duyguların keskinliğini yumuşatır.

Psikoloji Perspektifi

Psikolojik açıdan bakıldığında, duygular anlık patlamalar değil, zamana yayılan süreçlerdir. (4*) Bir duygu, bedende ve zihinde dalgalar hâlinde etkisini gösterir; onu bastırmaya ya da yok etmeye çalışmak yerine, ona eşlik eden yapılar kurduğumuzda içsel dayanıklılığımız artar. (5*)

“Duyguyu yönetmek” ifadesi bazen farkında olmadan kendimizi bir performans alanına sokar. Oysa duygularla birlikte yaşayabilmek için yapmamız gereken, onların akışına eşlik eden küçük rutinler inşa etmektir. Bu rutinler, duyguların yavaş yavaş şekil değiştirmesine alan açar; öfke, kaygı ya da hüzün, zamanla taşınabilir hatta bazen dönüştürülebilir bir hâle gelir.

Kısacası, hem nörobilim hem de psikoloji bize şunu gösteriyor: Duygular ritme ihtiyaç duyar. Çünkü ritim, sinir sistemine güven verir, psikolojik dayanıklılığı besler ve duyguların bize yol gösteren bir pusulaya dönüşmesini sağlar.


Gerçek Problem ve Çözüm Önerileri

Problem - Duyguları Yönetmeye Çalışmanın Yorgunluğu

Bir noktadan sonra, insanın kendi duygularıyla kurduğu ilişki, görünmez bir ağırlığa dönüşebiliyor. Özellikle de sürekli “doğru tepkiyi” aradığımız zamanlarda…

Hangi duyguyu ne kadar hissetmeliyim, ne zaman bırakmalıyım, nerede güçlü görünmeliyim? Bu sessiz hesap, zihnimizde sürekli açık kalan bir sekme gibi enerji çekiyor.

Farkındalık, başta bir rahatlama aracı gibi görünürken, zamanla yeni bir performans alanına dönüşebiliyor. Sanki sadece duygularımızı anlamak yetmiyormuş, onları “iyi” biçimde yönetmemiz de gerekiyormuş gibi hissediyoruz. İşte tam bu noktada o tanıdık iç ses beliriyor:

“Şimdi bunu da mı yanlış hissediyorum?”

Ve böylece, duyguların kendisinden çok, onları sürekli kontrol etme çabası yoruyor bizi.

O yüzden burada net bir ayrım yapmakta fayda görüyorum:

Sorun duygular değil.

Sorun, onlarla ne yapmamız gerektiği ile ilgili yanlışa meyleden bakış açımız.

Aslında duygular, tıpkı bir dalga gibi geliyor ve geçiyor.

Ama biz her seferinde dalganın üzerine atlayıp onu yönlendirmeye çalıştığımızda, kendi enerjimizi tüketiyoruz. 

Duyguları yönetmeye çalışmak yerine, onlara uygun bir zemin yaratmak belki de daha sağlıklı. (6*) Çünkü insanın asıl ihtiyacı, duygularını bastırmak ya da dönüştürmekten ziyade, onların içinden geçerken dağılmamayı öğrenmektir.

Bu yorgunluk hâli, biraz da hayatın ritmini kaçırdığımızın işareti. Ve çözüm, daha fazla kontrol değil; küçük ama kararlı bir süreklilikle, duyguların içinden geçebileceğimiz güvenli bir alan kurmakta olabilir.


Çözüm Önerileri

Rutinleri Yeniden Tanımlamak

Rutinler, çoğu zaman kulak verdiğimizde bize disiplin, düzen ve irade çağrışımı yapar. Sanki hayatı rayına sokmak için kendimize kurduğumuz küçük birer proje gibidirler.

Ama burada anlatmak istediğim rutin, böyle bir şey değil. Onu, kendimizi sürekli denetlediğimiz bir performans alanına çevirdiğimizde, duyguların taşıdığı asıl imkânı kaçırıyoruz.

Rutin Ne Değildir?

Rutin bir disiplin projesi değildir.

Rutin dediğimiz şey aslında kendimizi sürekli daha iyi hâle getirmek için kurduğumuz bir komuta zinciri değil; aksine, hayatı taşıyabilmemiz için kurduğumuz bir zemin olmalıdır.

Kendini düzeltme aracı değildir.

Bir rutini başlatmak, “Ben yanlışım, düzelmem lazım” duygusundan değil; “Kendi iç sesime alan açıyorum” ihtiyacından doğmalıdır.

Daha iyi hissetme garantisi değildir.

Rutinler, tek başına mutluluk reçetesi olmaz. Ama kötü hissettiğimizde dağılmamamızı sağlayabilirler.

Rutin Ne Olabilir?

Rutinler duygular için güvenli bir zemin olabilir.

Onları duyguların içimizde dolaşmasına izin verirken; onları bastırmadan, taşınabilir hâle getiren sessiz bir alan gibi düşünebiliriz.

Nefes alışımıza odaklanarak yapacağımız küçücük tekrarlar bile zihnimizi ve bedenimizi anlık olarak toparlayabilir.

Rutinleri, hayatı sıkı bir şekilde yönetmek için değil; duygularımızın içinden geçerken savrulmamak için kullanabiliriz.

Bu ayrımı fark etmek, rutini bir görev listesinden çıkarıp, hayatın akışıyla birlikte nefes alan bir yapıya dönüştürür. Burada amaç iyi hissetmek değil, hissettiğimiz her hâlde kendimizi kaybetmeden yola devam edebilmektir.


Duygu Yönetimi İçin Mikro Rutinler

Burada kimseye “şunu yap, böyle hisset” demiyorum. Çünkü biliyorum ki duygular, emirle hizaya gelecek şeyler değiller. Onlara eşlik eden küçük ritimler ise, hayatın içinde kendiliğinden açılan güvenli alanlar yaratabilir.

Örneğin, yoğun bir duygunun ardından bastıran duyguların dalga dalga geldiği anda, kendimize ufak bir geçiş davranışı belirleyebiliriz: 

Pencereyi açıp derin bir nefes almak, kısa bir yürüyüş yapmak ya da bir bardak suyun başında birkaç dakika durmak. Bu kadar basit.

Bir de gün içinde “kendimizi terk etmeme”yi hatırlatan küçük tekrarlar var. Telefonu kenara bırakıp iki dakika boyunca yalnızca nefesimize odaklanmak, ya da rutin bir hareketi bilinçle yapmak… Bunlar, duyguların ağırlığına rağmen kendi içimizde kalmamızı sağlar.

Bazen de, duyguyu hemen çözmeye çalışmadan, onunla teması sürdüren alışkanlıklar işe yarıyor. Bir deftere o an hissettiğimizi not almak, ya da altta o duyguyu yaşarken bize huzurlu hissettireceğini düşündüğümüz bir şarkıyı açıp dinlemek. Bırakalım duygu aksın, biz de ona eşlik edelim...

Müdahale etmeden; artırmaya ya da azaltmaya çalışmadan. Sadece duyguyu fark edip, olduğu gibi izleyerek…

Bu tarz küçük mikro rutinler, mucize yaratmayacaktır. Ama biz hislerin arasından geçerken onlar da bize dağılmamayı öğretebilirler. Bazen tek ihtiyacımız olan şey, duygularımıza eşlik eden yumuşak bir ritim.


Sonuç ve Okuyucuya Mesaj

Dönüşüm Değil, Süreklilik

Rutinler bütün dertlerin ilacı değil, her şeyin çözümü gibi anlaşılsın istemem. 

Bir sabah kalkıp, yalnızca birkaç küçük alışkanlığı değiştirdik diye hayatımız birdenbire tümden değişecek diye düşünmek biraz hayalcilik olur.

Ama bu küçük tekrarlar, insanı kendi hayatında tutar. Duyguların gelip geçmesine, iniş çıkışların arasında savrulmamaya yardım eder.

Asıl mesele, hep iyi hissetmek değil; kötü hissederken de dağılmamayı öğrenmek, huzurlu kalabilmek. Çünkü duygular akacak, dalgalar gelecek ve geçecekler. Bizim yapabileceğimiz, onların içinden geçerken kendimizle bağımızı kaybetmemek, iç huzurumuzu korumak ve ayakta durabilmek.

Belki de mesele, hayatı kendimize karşı yarıştığımız bitmek bilmeyen bir yarış olarak görmektense; küçük ama kararlı bir süreklilik kurabilmekte.

İradenin ve disiplinin gölgesinde değil, duygularla birlikte nefes alabilen yumuşak bir iç düzenle…

Ama hayat da durağan değil. Duygularımız değişiyor, yüklerimiz yer değiştiriyor, bazı dönemlerde aynı ritim yetmez hâle gelebiliyor.

İşte tam bu noktada soru şuna evriliyor:

Aynı düzeni sürdürmek mi, yoksa düzenin duygularla birlikte değişmesine izin vermeyi öğrenmek mi bize daha iyi gelecek?

Bir sonraki yazıda, bu sessiz mimarinin duygular değiştiğinde neye ihtiyaç duyduğunu; sürekliliği katılığa dönüştürmeden, ritmi nasıl yeniden ayarlayabileceğimizi birlikte yoklayacağız.

O zamana kadar sevgiyle kalın.


Kaynakça ve İlham Alınan Metinler

  1. Aristoteles – Nicomachean Ethics
  2. Spinoza – Ethics
  3. Stephen Porges – The Polyvagal Theory
  4. Lisa Feldman Barrett – How Emotions Are Made
  5. Antonio Damasio – The Feeling of What Happens
  6. Steven C. Hayes – Acceptance and Commitment Therapy
You've successfully subscribed to Cenk Ebret Personal Website
Great! Next, complete checkout to get full access to all premium content.
Error! Could not sign up. invalid link.
Welcome back! You've successfully signed in.
Error! Could not sign in. Please try again.
Success! Your account is fully activated, you now have access to all content.
Error! Stripe checkout failed.
Success! Your billing info is updated.
Error! Billing info update failed.