Geçtiğimiz yazılarda, görmezden gelmenin konforu ve bedellerinden bahsettik. Ardından, ondan paçayı sıyırıp hakikatle yüzleşirken hâlâ nasıl dirayetli kalabileceğimizi; sonra da bilinçli tekrar yoluyla duygularımızı kendi lehimize çalışacak hâle getirmenin mümkün olup olmadığını irdeledik.
Buraya kadar her şey yerli yerindeydi.
Ama hayat, düz bir çizgi gibi ilerlemiyor.
Bazen öyle anlar geliyor ki, bilinçli hâlde tekrar ettiğimiz düzenler artık yetmez hâle geliyor. Bir dönem işe yaradığını düşündüğümüz şeyler, artık bize fayda sağlamayabiliyor.
Hatta aynı rutinler, bir noktadan sonra yük hâline bile gelebiliyor.
Sonra kendimizi şu gibi düşüncelerin içinde buluveriyoruz:
“Ya ne güzel ayarlamıştım… Yönetebiliyordum.
Bu nereden çıktı şimdi?
Ne yapsam olmuyor.”
Ve sanki zemin ayağımızın altından çekiliyormuş gibi, dibe doğru sürüklendiğimizi hissedebiliyoruz.
Bu yazıda, önce bilinçli olarak kurduğumuz rutinlerin neden artık işe yaramadığını tartışacak; ardından değişen koşullar altında hâlâ sağlam durabilmenin, dengeyi katılaştırmadan koruyabilmenin yollarını arayacağız.
Şimdi gelin, her zamanki gibi konuyu felsefi ve bilimsel açılardan birlikte irdeleyelim…
Bu durum karşısında ne yapabiliriz?
Duygular değişirken iç huzurumuzu nasıl koruyabiliriz?
Felsefi Bakış Açısı
Süreklilik, sabit kalmaya yeter mi?
Herakleitos - Akış ve Değişim Üzerine
Herakleitos’un ünlü sözüyle başlayalım:
“Aynı nehirde iki kez yıkanamazsın.” Çünkü akan su, bıraktığın su değildir; içine adım atan sen de artık aynı kişi değilsindir. Hayatın akışı da tam olarak böyledir.
Duygularımız, düşüncelerimiz, iç dünyamız… Hiçbiri sabit bir taş gibi durmaz; hepsi sürekli bir devinim hâlindedir. (1*)
Başlarda işe yarayan rutinler, bir noktadan sonra neden yetmez hâle geliyor?
Çünkü onlar aslında hayatın akışını yakalamak için kurduğumuz köprülerdir; ama köprüde oyalanırsak, akışı izleyemez hâle geliriz.
Rutin, başlangıçta bir destekken zamanla ağırlığa dönüşebilir.
Bir gün gelir, ‘bunu her gün yaparsam dengede kalırım.’ diye başladığımız alışkanlıklar, içimizden ‘artık yetmiyor’ diye fısıldayan bir sese dönüşür.
Buradaki temel mesele şudur: Sorun, değişmek değil; değişmemekte ısrar etmektir.
Hayat, sabit kalmamıza izin vermez. Biz de ya esner ve akışla birlikte hareket ederiz ya da katılaştığımız yerde kırılırız. Süreklilik, ancak esneklikle anlam kazanır; inatla değil.
Stoacılık (Epiktetos / Marcus Aurelius) - Kontrol Yanılsaması
Hayatın akışı değiştikçe, kaçınılmaz olarak kontrol edemediğimiz alanlar da artar.
Stoacılar tam da bu noktada bize şunu hatırlatır: Kontrolümüz dışındaki şeylere tutunmaya çalıştıkça, iç düzenimiz sarsılır. (2*)
Başlangıçta destek olan rutinler, bir süre sonra yalnızca “kontrol hissi” vermek için sürdürdüğümüz birer ritüele dönüşebilir.
Sanki onları aksatırsak, dengemizi tamamen kaybedecekmişiz gibi hissederiz. Bu noktada iç disiplin ile katılık arasındaki ince çizgiyi fark etmek çok kritiktir.
Gerçek güç, koşullara göre esneyebilen bir düzen yaratabilmekte yatar. Çünkü Stoacılara göre mutluluk, kontrol edemediklerimizi kabullenip, yalnızca elimizden geleni yapmaktan geçer.
İçsel huzurumuz, dışsal koşulların değil; kendi yaklaşımımızın bir sonucudur.
Bilimsel Bakış Açısı
Hayatın akışıyla birlikte iç dünyamız da sürekli değişiyor. Bu değişim, yalnızca felsefi bir gerçek değil; biyolojik olarak da vücudumuzun işleyişine yansıyor. İç dengenin korunması, sandığımız gibi yalnızca “aynı düzeni sürdürmek” değil; uyum sağlayabilmekle mümkün oluyor.
Sinir Sistemi ve Esneklik
Nörobilim - Regülasyon & Uyum
Modern nörobilim ve psikoloji araştırmaları, sinir sistemimizin yalnızca istikrara değil, aynı zamanda uyuma da ihtiyaç duyduğunu gösteriyor. Özellikle son yıllarda yapılan çalışmalar, rutinlerin ve tekrarlayan kalıpların sinir sistemi üzerindeki etkilerini detaylı biçimde ortaya koydu:
Kısaca özetlemek gerekirse beynimizde dönen olay aslında şundan ibaret:
Sinir sistemimizin sürekli uyarılma ve rahatlama döngüsüne ihtiyacı var, fakat aynı uyaranlar uzun süre devam ederse beynimizin “tehdit var” algısını tetikleyebiliyor. (3*)
Bu bulgular, şunu netleştiriyor: Sinir sistemi, hem sürekliliğe hem de değişime uyum sağlayabilmeye ihtiyaç duyar.
Başta bize iyi gelen rutinler, bir noktada yük hâline gelebilir; çünkü sistemimiz yalnızca tekrar eden bir düzen değil, aynı zamanda değişime uyum sağlama kapasitesi ister.
Buradan anlayabiliriz ki, sinir sisteminin ihtiyacı yalnızca düzen değil; değişime yanıt verebilen bir uyumdur.
Psikoloji - Duygusal Tükenme
Aaron T. Beck’in 1976’daki bilişsel terapi çalışmaları ve Richard S. Lazarus’un 1984 tarihli stres ve başa çıkma kuramı, düşünce ve davranış kalıplarını değiştirebilen kişilerin stres karşısında daha az tükenmişlik yaşadığını ortaya koymuştur. (4*)
Stephen Porges’in 1995’te ortaya koyduğu Polyvagal Theory ise, sinir sisteminin hem güvenli rutinlere hem de değişken uyaranlara ihtiyaç duyduğunu; bu dengenin bozulmasının kronik stres tepkilerini tetiklediğini göstermiştir. (3*)
George A. Bonanno’nun 2004 ve 2010 yıllarında yayımlanan travma sonrası adaptasyon araştırmalarına baktığımızda ise, duygusal esneklik gösteren bireylerin tükenmişlik ve uzun süreli psikolojik zorlanmalardan daha iyi korunduğunu görürüz. (5*)
Bu çerçevelerden bakınca görüyoruz ki;
Başta destek olan rutinler, zamanla “bunu yapmazsam bozulurum” hissiyle, içimizde görünmez bir baskıya dönüşebiliyor. İşe yarayan şeyleri sürdürme çabası, kısa vadede güven verse de, uzun vadede duygusal tükenmişliğe yol açabiliyor.
Bu noktada, duygusal esneklik kavramı önem kazanıyor. Dayanıklılık, yalnızca fırtınayı göğüslemeye odaklanırken; esneklik, rüzgârla birlikte eğilip yeniden doğrulabilmeyi gerektiriyor. Aynı yöntemi her dönemde uygulamaya çalışmak (yani değişen koşullara rağmen tek bir stratejiye tutunmak) tükenmişliği davet edebiliyor. (6*)
Bir noktada iç sesimiz şöyle fısıldar:
“Bunu yapıyordum, işe yarıyordu… Peki şimdi neden yetmiyor?”
İşte bu an, kurduğumuz iç düzenin katılaştığını ve artık bize hizmet etmediğini gösteren bir andır.
Duygusal denge, sabit bir kalıp değil; canlı ve esnek bir yapıdır. Bu dengeyi sürdürebilmenin yolu da, değişime uyum sağlayabilen bir içsel esneklik geliştirmekten geçer.
Gerçek Problem ve Çözüm Önerileri
Gerçek Problem
Rutinlerin Katılaşması
Bazen, ilk başta bize iyi gelen ve hayatımızı toparlayan rutinler, fark etmeden içsel baskı unsurlarına dönüşebilir. Başlangıçta güven veren o düzen, bir süre sonra sanki hayatı taşıyan tek kolonmuş gibi hissedilir. Artık onu aksatmak, içimizde derin bir huzursuzluk yaratır. Bu baskı, uzun vadede sinir sistemi üzerinde bir yük birikimine yol açabilir. (7*)
Sorun, rutinin kendisi değildir aslında. Sorun, onun hayatın kendisinin yerine geçmesidir.
Rutin, başlangıçta bir destek olur; ama eğer ona fazlaca tutunursak, kendi yaşam enerjimizi onun üzerinden tanımlar hâle geliriz.
İçimizde şöyle bir ses duyabiliriz:
“Bunu yapmazsam hayatım alt üst olacak.”
Ve bir gün o rutini aksattığımızda bu kez şu düşünce gelir:
“Bunu da mı beceremedim? Daha kendi koyduğum kurala bile uyamıyorum.”
O an anlarız ki, rutin artık güvenli bir liman değil; sessiz, görünmez bir baskı kuran zincire dönüşmüştür.
Katılık başladığında, sistemimizin esnekliği kaybolur ve en ufak değişim karşısında kırılgan hâle geliriz. İşte bu, iç dengenin asıl düşmanıdır: Esneklikten kopmak ve değişime karşı katılaşmak.
Çözüm Önerileri
Hayatın akışı içinde rutinlerin, zamanla fark etmeden içsel bir baskıya dönüştüğünü hissedebiliriz. İşte bu noktada, iç dengemizi korumak için yapmamız gereken şey, o rutinleri yeniden dinlemek ve gerektiğinde esnetebilmektir.
Rutinleri Tekrar Gözden Geçirmek
Kendimize şu soruyu sorarak başlayabiliriz:
“Bu rutin hâlâ bana hizmet ediyor mu?”
Eğer cevabımız kararsız ya da hayır ise, artık o rutini yeniden düşünmenin zamanı gelmiştir.
Bazen aynı rutini biraz azaltmak, dönüştürmek ya da tamamen bırakmak en doğru adım olabilir. Ve unutmayalım ki, bırakmak bir başarısızlık değil; aksine, içsel esnekliğin bir göstergesidir.
Geçici Ritmler
Hayat tek bir çizgide ilerlemez; dönemsel ritimleri vardır. O yüzden bazen kendimize “Bu dönem için yeterli olan nedir?” diye sormak, sürekliliği katılıkla değil, esneklikle kurmamıza yardımcı olur. Rutinlerimizi dönemlere göre ayarlamak, hem dengeyi hem de canlılığı korur.
Mikro Pratikler - Esnek Düzenler
Burada amaç, katı kurallar koymak değil; küçük esnekliklerle iç dengeyi güçlendirmektir.
Örneğin:
“Her gün” yerine “bugün” demek,
Süreye değil, niyete odaklanmak,
Ritmi bozmak yerine, biraz gevşetmek…
Belki de bazen yapmamız gereken, ritmi sıkmak değil; nefes almasına izin vermektir.
Sonuç ve Okuyucuya Mesaj
Devam Etmenin Yeni Hali
Hayatın akışı, bize çoğu zaman tek bir doğru olmadığını hatırlatır. Bazen elimizden gelenin en iyisini yaptığımız hâlde, içimizden bir ses “artık bu yetmiyor…” diye fısıldar.
İşte o an, iç düzenimizi yeniden gözden geçirme vaktidir. Çünkü süreklilik, inatla aynı şeyi sürdürmek değil; gerektiğinde ritmi değiştirebilmektir.
Bu noktada kendimize şunu hatırlatmakta fayda var:
Süreklilik demek inat etmek anlamına gelmediği gibi disiplin de katılık anlamına gelmek zorunda değildir.
İç düzenimizi sabit ve değişmez bir yapı gibi düşünmek, bizi sıkışmış hissettirecek bir noktaya getirir.
Oysa onun canlı bir yapı olduğunu fark etmek ve gerektiğinde değiştirme cesareti göstermek, bize de canlı olduğumuzu ve gerektiğinde esneyebileceğimizi hatırlatır.
Hayatın dalgaları arasında dengeyi korumak da, ancak esneyebildiğimiz sürece mümkün olur.
Rutinleri gerektiğinde gevşetmek veya dönüştürmek, kaybetmek değil; kendimizi yeniden bulmaktır.
Bitirirken sizi de küçük bir soru ile başbaşa bırakmak istiyorum:
“Peki ya asıl olgunluk, ritmi korumakta değil; onu zamanında değiştirebilmekteyse?”
Tam da bu noktada, durup başka bir ayrımı fark etmek gerekiyor.
Her esneme, her uyum sağlama çabası gerçekten sağlıklı mı?
Yoksa bazen “esnek olmak” dediğimiz şey, bizi zorlayan bir hakikatten usulca geri çekilmenin daha kabul edilebilir bir yolu mu?
Çünkü bazı anlarda, ritmi gevşetmek iyi gelirken; bazı anlarda bu gevşeme, fark etmeden bir kaçışa dönüşebilir.
Kendimizi koruduğumuzu sanırken, aslında yüzleşmemiz gereken yerden uzaklaşıyor olabilir miyiz?
Bir sonraki yazıda, esnekliğin nerede bizi güçlendirip, nerede içten içe dağıttığına ve uyum sağlamakla kaçınmak arasındaki farkı nasıl ayırt edebileceğimize bakacağız.
O zamana kadar sevgi ve uyumla kalın.
Kaynakça ve İlham Alınan Metinler
- Herakleitos – Fragments
- Epiktetos – Enchiridion / Marcus Aurelius – Meditations
- Stephen Porges – The Polyvagal Theory
- Aaron T. Beck – Cognitive Therapy and the Emotional Disorders
- George A. Bonanno – Loss, Trauma, and Human Resilience
- Richard S. Lazarus – Stress, Appraisal, and Coping
- Bruce McEwen – Allostatic Load
