Ego’nun Oyunu - Ava Giderken Avlanmak

Gün olur, sevdiğimiz arkadaşlarımızla buluşur, oyunlar oynar, güzel muhabbetler ederiz. 

Bazen her şey güzel giderken bir tartışma alevlenir, bu alev bazen bizden, bazen bir arkadaşımızdan bulur kıvılcımını. Yahu güzel güzel oturuyorduk nereden çıktı bu tartışma şimdi diye düşünürüz. Bu olay bizim başımıza da bir arkadaşımızın başına da gelse tartışmadan hafif uzaklaşırsak göreceğimiz şey şöyle bir şeyler olacaktır:

Tartışmanın alevlenmesine sebep olan kişi sanki tam da karşısındaki kişiyi en çok rahatsız eden, en çok kızdıran o noktaya dokunmuş gibidir. Genelde o rahatsızlığı yaşayan kişi aşırı bir tepki verir.

Sesi yükselir, kelimeleri sertleşir, savunmaya geçer.

Eğer biraz daha uzaklaşırsak ve incelersek şuna şahit olmamız içten bile değildir, savunmaya geçen ve saldırganlaşan kişi aslında bu özelliği ile bilinen bir kişidir ve onu kızdıran da o kişinin tekrar eden bu davranış örgüsünün farkındadır. Ve tam da o davranış örgüsünü kullanarak o kişiyi istediği yere çekmiş olabilir.

Madem uzaklaştık bakıyoruz belki şunu bile görebiliriz:

Savunmaya geçen kişi o an kendini "haklı" hissediyordur. Güçlü hissediyordur. Ama aslında tam olarak onu kızdırmak isteyen kişinin istediği şeyi yapıyordur.

Ne zaman böyle bir manzaraya şahit olsam sonrasında şunu düşünürüm:

Bizi en çok manipüle edebildikleri an, aslında en güçlü hissettiğimiz an olabilir mi?

Ve bu sorunun peşinden giderken, bu yazıya bir altyapı hazırladığımın farkında bile değildim. O yüzden gelin soruyu biraz derinleştirelim. 

Bu tepkiyi veren kişi gerçekten “o kişi" midir? Kimse haklıyken haksız duruma düşmek, arkadaşlarının yanında kontrolünü kaybetmek istemez.

Sorun acaba kontrolde hissederken kontrolü kaybetmemize sebep olan bir şeyler olabilir mi?

Aklımda deli sorular…

Gelin her zamanki gibi bu sorunun derinlerine inelim.


Konunun Felsefi ve Bilimsel Arka Planı

Felsefi Perspektif

Bu konuyu irdelerken ego algısından ve yargılama girdabından bahsetmemek olmaz.

Ego Neden Yargılar? - Var Olmanın Bedeli

Ego, kendini tanımlamak için karşılaştırmaya muhtaçtır.

"Ben sabırlı birisiyim." "Ben bu tür davranışlara tahammül edemem." "Ben böyle bir muameleyi hak etmiyorum."

Fark ettiyseniz her bu tarz cümle aslında bir kimlik inşa ediyor. Ve bu kimlik ne kadar netse, o kadar savunulması gereken bir şey haline geliyor.

Spinoza bunu "duygusal kölelik" olarak tanımlıyor. Ethica'nın dördüncü kitabında şunu söylüyor: İnsan dışarıdan gelen uyaranlara tepki verdiği sürece özgür değildir. Duyguların esiri olan insan, kendi kaderinin efendisi olamaz. (1*)

Benim için Spinoza'nın bu fikri şunu gösteriyor: Bizi yöneten duygularımız değil, o duygularla kurduğumuz ilişki. Duygu gelir, bu kaçınılmaz. Ama o duyguyla ne yapacağımıza kim karar verecek?


Duygusal Reaktivite: Egonun İmzası, Manipülasyonun Kapısı

Stoacılar çok ilginç bir şey söylüyor: Uyaran ile tepki arasında bir boşluk vardır.

Epiktetos bunu şöyle açıklıyor: Bizi rahatsız eden şeyler değil, o şeyler hakkındaki düşüncelerimizdir. (2*) Yani tepkiyi yaratan dış dünya değil, dış dünyaya verdiğimiz anlam.

Viktor Frankl bu boşluğu daha da derinleştiriyor. Nazi toplama kamplarında geçirdiği yıllarda şunu fark ediyor: Her koşulda, insanın elinden alınamayan tek bir özgürlük var. O da uyarana nasıl tepki vereceğini seçme özgürlüğü. (3*)

Ama işte kritik soru şu: Eğer o boşluğu kullanamıyorsak ne olur?

Kullanamadığımızda, davranış örgülerimiz devreye girer. "Ben şuna sinirlenenim." "Bu beni her zaman etkiler." Ve bu örgüler (egonun imzaları) bizi okuyan birine bir harita sunar.

Bizi ne kızdırır, ne incitir, ne küçük hissettirir, bunları bilen biri, bizi istediği yere çekebilir. Tepkimizi tahmin edebilir. Ve o tepkiyi kullanarak tam ihtiyacı olan sonucu elde edebilir.

Bize en çok zarar verenler, eğer kötü niyetlilerse ya da farkındalık sahibi değillerse bizi en iyi tanıyanlar olabilir.


Tolle: Acı Bedeni ve Ego'nun Kendini Besleme İhtiyacı

Eckhart Tolle, Var Olmanın Gücü isimli kitabında çok rahatsız edici bir kavramdan bahsediyor: Acı bedeni (pain body).

Tolle'ye göre içimizde birikmiş, işlenmemiş duygusal ağrılardan oluşan bir enerji kütlesi var. Bu kütle pasif kalmaz, beslenmesi gerekir. Drama ister, çatışma ister, tepki ister. (4*)

Ve ilginç olan şu: Acı bedeni en çok, tam da tetiklendiğimiz anlarda uyanır. Biri bize dokunduğunda, sarsıldığımızda, "kendimizden geçtiğimizde", aslında acı bedenimiz devreye girmiş olabilir.

Benim için Tolle'nin bu fikri şunu açıklıyor: Bazen tepkilerimiz "biz" değilizdir. Birikmişin, işlenmemişin, iyileşmemişin sesi olabilir. Ve dışarıdan bunu fark eden biri, o sesi ne zaman ve nasıl çağıracağını öğrenebilir.

Tolle'nin çözümü ise şu: Ego geçmişte ve gelecekte yaşar. Şimdide ego için yer yoktur. Şimdide kalmak, acı bedeninin uyku halinde kalmasını sağlar.


Buddha: Hiç Olmak - Savunacak Kimlik Kalmadığında

Geçen yazıda Buddha'nın “anatta” öğretisine "ben kimim?" sorusu çerçevesinden bakmıştık. Bu yazıda farklı bir soru sormak istiyorum: Savunacak bir "ben" olmasaydı, manipülasyon neye tutunurdu?

Budizm'de ego, sürekli kendini korumaya çalışan bir yanılsamadır. Bu yanılsama ne kadar güçlüyse, dış dünyadan gelen tehditler o kadar büyük hissedirilir. (5*)

Ama "hiç olmak" (Budizm'in işaret ettiği o yer) pasiflik değil. Boyun eğmek değil. Tam tersine: Tetiklenecek bir imza bırakmamak.

Düşünün: Birisi sizi küçük düşürmeye çalışıyor. Eğer "ben küçük düşürülmemesi gereken biriyim" diye bir kimlik taşıyorsanız, o söz sizi vurur. Ama o kimliği taşımıyorsanız, söz havada asılı kalır. Tutunacak yer yoktur.

Benim için Buddha'nın anlattığı şu: Gerçek güç, savunacak bir şey bırakmamaktan gelir. Ve bu belki de var olmanın en özgür hali.


Nedensellik Zinciri ve Yargının Yanılgısı

Yargının bir özelliği var: Her zaman geçmişe ya da geleceğe bakar.

"Bu olmamalıydı" (geçmiş referansı). "Bu böyle giderse kötü olur" (gelecek varsayımı).

Ama her ikisi de birer varsayımdır. Ve çoğu zaman yanlıştırlar.

Spinoza, determinizm anlayışında çok radikal bir şey söylüyor: Evrende her şey zorunlulukla gerçekleşir. Hiçbir olay rastgele değildir; her şey, kendinden önceki nedenlerin kaçınılmaz sonucudur. Özgür irade yanılsaması, yalnızca nedenlerin cehaletinden doğar. (9*)

Şöyle düşünüyorum: Yaşanan her olayın arkasında, bizim göremediğimiz uzun bir nedenler zinciri var. O zinciri sonuna kadar takip etsek (bu tartışmaya, o ilişkiye, şu karara) kaçınılmaz olarak milyarlarca yıl öncesine, evrenin henüz bir gaz ve toz bulutu olduğu ana kadar gideriz.

Ve sonunda şunu fark ederiz: Olan şey, tam da olması gereken şeydi. Çünkü tüm o zincirin son halkasıydı.

Stoacılar bunu "amor fati" (kaderi sevmek) olarak adlandırıyor. Nietzsche bu kavramı şöyle açıklıyor: "Büyüklüğün formülü şudur: Olmuş olanı değiştirmek istememek. Ne ileriye, ne geriye, ne de sonsuza dek." (10*) Marcus Aurelius ise pratikte şunu söylüyor: "Başına gelen her şeyin tam da olması gereken şey olduğunu görene kadar sev onu." (11*)

Bu teslimiyet değil. Koşulların mantığını anlayıp direnci bırakmak.

Tolle de aynı yere işaret ediyor: Şimdiki âna direnç egodan gelir. Kabul ise şimdide kalmaktır. "Olan şey olmuştur" demek zayıflık değil, tam tersine, gerçeklikle kurulan en dürüst ilişkidir.

Benim için bu şunu değiştirdi: Yargılamak için "bu olmamalıydı" demem gerekiyor. Ama oldu. Tüm o nedenler zinciriyle, tam olması gereken şekilde. Bunu gördüğümde yargının tutunacağı yer kalmıyor.


Birlik Algısı ve Yargısızlık: Aslında Nerede Yaşıyoruz?

Bütün bu konuşmanın merkezinde duran bir şey var: Ego, yargılamadan var olamaz.

"Bu iyi, bu kötü." "Ben haklı, o haksız." "Ben üstün, o eksik." Her yargı, bir ayrışma çizgisi çiziyor. Ve o çizgi her çizildiğinde, "ben" ve "öteki" doğuyor.

Ama şunu düşünüyorum: Her canlı birdir. Hiçbirinin diğerine üstünlüğü ya da eksikliği yoktur. Kimse kimseyi gerçek anlamda yargılayamaz, çünkü yargılamak için tam bilgiye sahip olmak gerekir. Ve hiçbirimiz bir başkasının içini, geçmişini, korkularını, yüklerini tam olarak bilemeyiz.

Yargılayan şey egodur. Kendini güçlü tutmak, var olmak için yargıyı seçer.

Ve işte paradoks: Yargıladığımızda kendimizi güçlü hissediyoruz. Ama aslında o an en savunmasız hale geliyoruz çünkü bir pozisyon alıp bir kimliği koruyoruz ve o kimlik artık saldırıya açık hale geliyor.

Yargısızlık ise tam tersine çalışıyor. Hem manipülasyonu imkânsız kılıyor (tutunacak pozisyon yok) hem de bizi doğal halimize, birliğe döndürüyor.

Bence yargısızlık bir erdem değil. Bir dönüş. Zaten olduğumuz yere.


Bilimsel Perspektif

Amygdala Hijack - Duygusal Ele Geçirme

Daniel Goleman, Duygusal Zekâ'da bunu çok net açıklıyor: Yoğun bir duygu anında, amigdala prefrontal korteksin işlevini geçici olarak devre dışı bırakır. (6*)

Mantıklı düşünme, öngörü, empati (kısaca "insanın en iyi hali") prefrontal korteks'te çalışır. Ama tehdit algılandığında, amigdala önce davranır, sonradan sormaz.

Buna "amygdala hijack" deniyor: Duygusal ele geçirme. O an tepki veren gerçek anlamda "biz" değiliz, evrimsel bir hayatta kalma refleksi.

Ve manipülasyon tam da bu boşluğu hedef alır: Bizi prefrontal korteksin devre dışı kaldığı o ana çekmek.


Manipülasyonun Anatomisi - Tetikleyiciler Nasıl Araçlaştırılır?

Robert Cialdini, etki ve ikna üzerine yaptığı araştırmalarda şunu ortaya koyuyor: İnsanlar duygusal yoğunluk altında çok daha öngörülebilir tepkiler verirler. (7*)

Öfke, aşağılanma, kıskançlık, suçluluk… Bunlar kişiden kişiye farklı tetikleyicilerle devreye girer. Ama birinin patternini tanıyan biri için bu tetikleyiciler birer anahtar haline gelir.

"Şunu yapmazsan seni umursamıyor demektir." "Herkes yapıyor, sen neden yapmıyorsun?" "Benden daha iyisini bulamazsın zaten."

Bu cümleler rastgele değil. Her biri belirli bir duygusal reaktiviteyi hedef alıyor.


Duyguyu Adlandırmanın Gücü - Beyin Neden Sakinleşir?

Nörobilim bize çok ilginç bir şey söylüyor:

Bir duygunun adını koyduğumuzda, o duygu gerçekten sakinleşiyor.

Matthew Lieberman ve ekibinin yaptığı çalışmalarda şu görülüyor: İnsanlar hissettikleri duyguyu kelimelere döktüklerinde, beynin tehdit ve alarm merkezi olan amigdalanın aktivitesi belirgin şekilde azalıyor. (8*)

Aynı anda, karar verme ve düzenleme süreçlerinden sorumlu olan prefrontal korteks yeniden devreye giriyor.

Yani “Sinirleniyorum.” demek, sadece bir tespit değil.

Beyin için bir düzenleme hamlesi.

Bu bulgu bana şunu hatırlatıyor:

Duyguyu bastırmak ya da yok saymak zorunda değiliz.

Onu görmek, adını koymak, var olmasına izin vermek.

Ama onunla tamamen özdeşleşmemek.

İşte bu küçük fark, sandığımızdan çok daha büyük bir dönüşüm yaratabilir.


Gerçek Problem

Duygu Patternlerimiz Egonun İmzasıdır - Ve Her İmza Bir Hedeftir

Sorun şu: Duyguları "yönetmek" dediğimizde çoğunlukla bastırmayı kastediyoruz. Ya da performatif bir sakinliği.

Ama bu da işe yaramıyor. Bastırılan duygu gider, birikir ve eninde sonunda daha sert geri döner.

Gerçek problemi şuralarda görüyorum:

Duyguları bastırmak 

Duygular bastırılırsa geçici bir sessizlik yaşanıyor, ardından bir patlamaya dönüşüyor.

Duygulara teslim olmak 

Duygumuza kapılıp ipleri onun eline bırakmak bizi o an "güçlü" hissettiriyor, ama aslında manipülasyona kapı açıyor.

Duyguları "yönetmeye" çalışmak

Duyguları yönetmeye çalışmak çok yorucu bir iç savaş vermemize sebep oluyor. Enerjimizi tüketiyor, sürdürülebilirliği yok.

Duygularla özdeşleşmeyi bırakmak 

Sanıyorum en yardımcı olan şey bu. Duygular gelir, geçer. Ama "ben" onu izler, ona sürüklenmez ise kurtuluş burada gibi duruyor.

Kolay değil, ama tek gerçekten özgürleştiren seçenek bu gibi görünüyor.


Çözüm Önerileri

Kendimizi Kaybetmeden Nasıl Özgürleşiriz?

Yine kendim için hazırladığım bu pratikleri sizinle paylaşmak istiyorum:

Boşluğu Bulmak - Uyaran ile Tepki Arasına Girmek

Epiktetos ve Frankl'ın işaret ettiği boşluğu fark etmek için basit bir pratik uyguladım:

Tetiklendiğimi hissettiğim an, içimden şunu söylüyorum: "Bu bir tetiklenme."

Sadece bu. Tepki vermiyorum, kaçmıyorum, bastırmıyorum. Sadece tanıyorum.

Bu tanıma, o birkaç saniyelik boşluğu yaratıyor. Ve o boşlukta prefrontal korteks yeniden devreye giriyor. Seçim yapabiliyorum.


Acı Bedenini Tanımak

Tolle'nin önerdiği pratiği hayatıma aldım: Yoğun bir duygu anında, duyguyu bedenimde hissetmeye çalışıyorum.

Nerede? Göğüste mi, midede mi, boğazda mı? Nasıl hissettiriyor? Sıkışma mı, yanma mı, ağırlık mı?

Bu soruları sormak garip geliyor ilk başta. Ama tam da bu sorular, duyguyla özdeşleşmemi engelliyor. Onu yaşıyorum ama onu "ben" saymıyorum.

Ve çoğu zaman, bir süre sonra duygu yavaş yavaş çözülüyor. Çünkü dikkat edilen, onunla savaş verilmeyen duygu büyüyemiyor.


"Bu Ben miyim, Ego mu?" Sorusu

Her güçlü tepki anında kendime şunu soruyorum: "Bu tepkiyi veren gerçekten ben miyim, yoksa korunmaya çalışan bir kimlik mi?"

Bu soru bir yargı değil. Sadece bir mesafe. Ve o mesafe çoğu zaman yeterli oluyor.


Yargısızlık Pratiği - Birliğe Dönmek

Her yargı anında şunu fark etmeye çalışıyorum: Ego neyi korumaya çalışıyor?

"Bu kişi yanlış yapıyor" derken hangi kimliğimi koruyorum? "Bu kabul edilemez" derken hangi pozisyonum tehdit altında?

Bu soruları sormak yargıyı zorla silmek değil. Ama egonun işlevini görmek, onun gücünü azaltıyor.

Ve zamanla şunu fark ediyorum: Yargılamadığım anlarda hem daha hafif hissediyorum hem de daha az tetikleniyorum. Tutunacak pozisyon olmayınca, gelen oklara hedef kalmıyorum.


Sonuç ve Okuyucuya Mesaj

Ego güçlü hissettiriyor. "Ben haklıyım, ben doğruyum, ben korunmayı hak ediyorum" derken gerçekten güçlü hissediyoruz.

Ama bu güç yanılsaması, bizi tam da o anda en savunmasız yerimizden tutulabilir kılıyor.

Gerçek güç farklı görünüyor. Savunacak bir pozisyonu olmayan biri, hedef alınamaz. Yargısız biri, manipüle edilemez. Şimdide olan biri, geçmiş acıların veya gelecek korkuların kancasına takılmaz.

Buddha'nın "hiç olma"sı bir teslimiyet değil. Tutunacak, koruyacak, savunacak bir "ben" bırakmamak. Ve bu "hiçlik" aslında en saf özgürlük.

Her canlı birdir. Kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur. Yargılayan şey egodur ve kendini var etmek için yargıya ihtiyaç duyar. Ve biz ne zaman o yargıdan çıkarsak, hem birbirimize hem de kendimize döneriz.

Bence cennet bu. Uzakta bir yer değil. Egonun sessizleştiği an.

Bir sonraki yazıda görüşene kadar sevgiyle kalın.


Kaynakça ve İlham Alınan Metinler

  1. Spinoza, B. - Ethica (Kitap IV: İnsan Köleliği ya da Duyguların Gücü Üzerine)
  2. Epiktetos - Enchiridion (El Kitabı)
  3. Frankl, V. - İnsanın Anlam Arayışı
  4. Tolle, E. - Var Olmanın Gücü: Hayatının Amacını Uyandır
  5. Buddhaghosa - Visuddhimagga (Anatta öğretisi)
  6. Goleman, D. - Duygusal Zekâ
  7. Cialdini, R. - Influence: The Psychology of Persuasion
  8. Lieberman, M.D. et al. (2007) - Putting Feelings into Words: Affect Labeling Disrupts Amygdala Activity in Response to Affective Stimuli
  9. Spinoza, B. - Ethica (Tanrı Üzerine, zorunluluk ve determinizm)
  10. Nietzsche, F. - Ecce Homo (Amor fati kavramı)
  11. Marcus Aurelius - Kendime Düşünceler (Meditasyonlar)
Başarıyla abone oldunuz: Cenk Ebret Personal Website
Harika! Ardından, tüm premium içeriğe tam erişim için ödemeyi tamamlayın.
Hata! Kayıt olunamadı. Geçersiz bağlantı.
Tekrar hoş geldiniz! Başarıyla giriş yaptınız.
Hata! Giriş yapılamadı. Lütfen tekrar deneyin.
Başarılı! Hesabınız tamamen etkinleştirildi, artık tüm içeriğe erişiminiz var.
Hata! Stripe ödemesi başarısız oldu.
Başarılı! Fatura bilgileriniz güncellendi.
Hata! Fatura bilgisi güncellemesi başarısız oldu.