En Çok İstediğimiz Şey: Arzu, Yokluk ve Bırakmanın Erdemi

Bazı zaman olur ki, bir problem, bir düşünce aklımıza öyle bir giriş yapar ki, dur durak bilmeksizin aklımızı kurcalar durur. 

Bir noktada bunun farkına varıp düşünmemek için çaba sarf etsek de nafile, o bir yolunu bulup geri döner. Bana bu genelde tam uyumak için yatağa girip uyumadan önceki süreçte olur.

Yine böyle bir akşamda, henüz uykuya dalmamışken farklı bir şey denedim: Kendimi dinlemeyi bıraktım.

O sorunu çözmeye çalışmadım. Kovmaya çalışmadım. Sadece oraya bakmayı kestim. Bunu, neyse şu an bu işi zaten çözemem telefonuma not alayım yarın bakarım düşüncesi ve eylemi ile tetiklemeyi başardım.

O anda şaşırtıcı bir şey oldu: Kalp atışım yavaşladı. Nefes almam kolaylaştı. Zihnim, sanki paralel bir evrene açılan bir kapıdan geçmiş gibi, aniden farklı bir yere geçti.

Bu tesadüf müydü?

Sonra fark ettim ki beni zorlayan şey, o düşüncenin kendisi değildi. Onu durdurmaya çalışmaktı. Onunla savaşmaktı. Ve o savaşı bıraktığımda, savaşan da kalmamıştı.

Bu küçük an, beni çok daha büyük bir soruya götürdü: Neden sahip olamadığımız şeyler bizi bu kadar esir alır? Ve özgürlük, gerçekten onu elde etmekten mi geçiyor?


Konunun Felsefi ve Bilimsel Arka Planı

Felsefi Perspektif

Kendini Dinlemeyi Bırakmak - İç Sesin Her Çağrısına Uymak Zorunda Değiliz

İçimizden bir ses sürekli konuşur. Bazen bilgeliğin sesidir: "Dur, düşün, dikkatli ol." Bazen sadece gürültüdür: "Bunu istiyorum, bunu istemiyorum, bu olmak zorunda, şu olmamalı."

İkisi arasındaki farkı her zaman anlayamayız. Ve bu yüzden her iki sesi de dinleriz.

Ama şunu düşünüyorum ki her düşünce bir gerçeği, her his bir ihtiyacı temsil etmez. İç ses bazen bilgelik, bazen sadece birikmiş alışkanlık, işlenmemiş korku, iyileşmemiş acıdır.

Onu dinlemeyi seçmek kadar, dinlemeyi kesmek de bir özgürlüktür.

Bu kaçınma değil. Bastırma da değil. Bilinçli bir ayrılma. "Bu ses var, onu duyuyorum, ama ona katılmak zorunda değilim."

Ve bazen tam da bu mesafe, her şeyi değiştirir.


Freud ve Phillips: En Çok İstediğimiz Şey

Adam Phillips, "Vazgeçmek Üzerine" kitabında Freud'u şöyle özetliyor: En çok istediğimiz şey, çoğu zaman sahip olmamamız gereken şeydir. (1*)

İlk duyduğumda “bir dakika ya, ne diyor bu?” diye sormadan edemedim. Ama düşündükçe, ne kadar yerinde bir gözlem olduğunu fark ettim.

Neden ulaşılamaz olanı daha çok isteriz? Neden yasak olan daha cazip görünür? Neden tam da sahip olamadığımız şeyin peşinde koşarız?

Freud bunu bilinçdışının yapısıyla açıklıyor: Arzu, hep yasaklı olana ya da ulaşılamaz olana yönelir. Yasak, arzuyu besler. Engel, isteği güçlendirir. (2*)

Phillips ise bunu daha da ileri götürüyor: Vazgeçmek bir kayıp değil, olgunlaşmanın kendisidir. Elde edemeyeceğimiz şeyi bırakmayı öğrenmek, psikolojik olarak büyümektir. Çünkü o şeyin peşinde koşmaya devam etmek bizi istediğimiz yere götürmez, sadece aynı döngüde tutar.

Benim için Phillips'in bu fikri şunu gösteriyor: Bırakmak teslimiyet değil. Bırakmak, bazen gerçekliğe dürüstçe bakmaktır.


Lacan: Arzu Hiçbir Zaman Tatmin Edilemez

Jacques Lacan, Freud'u çok farklı bir yerden okuyor. Ona göre arzu hiçbir zaman tatmin edilemez. Çünkü arzunun hedefi bir nesne değil, arzunun kendisidir. (3*)

Şöyle düşünüyorum: Çok istediğimiz bir şeyi nihayet elde ettiğimizde ne olur? Bir süre sonra o hissimizi kaybederiz. Arzu duygumuz, istediğimiz başka bir şeye kayar. Sahip olduğumuz şey artık "olmayan şey" olmaktan çıkmıştır ve bu yüzden arzuyu besleyemez.

Peki bu döngüyü nasıl kıracağız?

Lacan'ın cevabı rahatsız edici ama dürüst: Çıkış, arzunun tatmin edilmesinde değil, arzunun doğasını görmektedir. Arzu, yoklukla beslenir. Bunu fark ettiğimizde, her "olmayan şey"in arkasından koşmayı bırakabiliriz.


Olmayanla Barışmak - Kemale Ermek

Hayatın sırlarından biri bence burada gizli: Kemale ermek istiyorsan, olmayanla barışmayı öğrenmek lazım.

Bu cümleyi ilk kurduğumda kendime de garip geldi. Olgunluk, daha fazlasına ulaşmak değil mi? Daha iyi olmak, daha çok kazanmak, daha fazlasına sahip olmak değil mi?

Belki de değil.

Belki olgunluk, tam tersine: Olmayan şeyin sana bir eksiğin olduğunu söylemediğini görmektir. Olmayan şeyin seni tanımlamadığını anlamaktır. Ve olmayan şeyle savaşmak yerine, onun orada olduğunu (ve bu halde de her şeyin tamam olduğunu) hissedebilmektir.

Tasavvuf geleneğinde "kemal" kavramı tam da buraya işaret eder: Olmayanı kabullenmek, olanı tam görmektir. Eksiklik, bir tehdit değil, hayatın doğal dokusudur. (4*)

Olmayan şeyi elde etmeye çalıştığımızda, zihnimiz hep o şeye odaklanır. Ama onunla barıştığımızda, etrafımızda zaten var olanı görebilmeye başlarız.


Taoizm: Wu Wei - Eylemdeki Güç, Bırakmadaki Özgürlük

Tao Te Ching'de bir paradoks var: "Eylem yapmadan eylemek." Wu wei yani eylemsizliğin eylemi. (5*)

Kulağa mistik geliyor. Ama pratikte çok somut bir şey söylüyor: Nehir, kayaya savaş açmaz. Etrafından dolaşır. Ve yıllar içinde kayayı aşındıran güçlü olan değil, dirençsiz ve sürekli olandır.

İç sesle savaşmak onu büyütür. Olmayan şeyi zorla elde etmeye çalışmak bizi tüketir. Ama akmak (direnç göstermeden, savaşmadan) paradoksal bir şekilde bizi daha güçlü kılar.

Wu wei tembellik değil. Gereksiz çabayı bırakmak. Ve gereksiz çabayı bıraktığımızda, gerçek enerjinin nereye akması gerektiğini görmek.


Bilimsel Perspektif

İronik Süreç Teorisi - Savaşmak Büyütür

Daniel Wegner'ın çok ilginç bir deneyi var: Katılımcılara "Beyaz bir ayı düşünmeyin" deniyor. Ve tahmin edebileceğiniz gibi, hepsi sürekli beyaz ayıyı düşünüyor. (6*)

Buna "ironik süreç teorisi" deniyor. Bir düşünceyi ya da hissi bastırmaya çalıştığımızda, zihin onu sürekli kontrol etmek için o düşünceye geri dönmek zorunda kalır. Bastırma, istenmeyen şeyi güçlendirir.

Benim için bu bulgu şunu açıklıyor: Neden "şunu düşünmeyeyim" dediğimizde tam da onu düşünürüz. Neden "şunu istemeyeyim" dediğimizde daha çok isteriz. Savaş, savaştığımız şeyi besler.

Çözüm bastırmak değil. Savaşmadan izlemek.


ACT: Düşüncelerle Özdeşleşmeden Yaşamak

Steven Hayes'in Kabul ve Kararlılık Terapisi bu noktada çok pratik bir şey söylüyor: Düşüncelerimizle özdeşleşmek zorunda değiliz. (7*)

"Bu düşünceye sahibim" ile "Bu düşünce şu an zihnimden geçiyor" arasında devasa bir fark var.

Birincisi “Ben bu düşünceyim. Ondan kaçamam. Onu çözmem lazım.” diye bakarken ikincisi “Bu düşünce geldi. Bir süre burada kalacak. Sonra geçecek. Ve ben, bu düşünceden ibaret değilim.” diye bakar.

ACT buna "defusion" (düşünceden ayrışma) diyor. Düşünceyi yok saymak değil. Ona mesafe koymak. Ve o mesafede seçim yapmak.

Benim için bu ayrım şunu değiştirdi: Bir arzu ya da his yükseldiğinde, artık onu "ben" saymıyorum. "Zihnimde bir arzu var" diyorum. Ve bu küçük fark, büyük bir özgürlük yaratıyor.


Polivagal Teori - Bıraktığında Bedene Ne Olur?

Stephen Porges'in polivagal teorisi şunu söylüyor: Sinir sistemi sürekli tehdit değerlendirmesi yapar. Tehdit algılandığında sempatik sistem devreye girer, kalp hızlanır, nefes sığlaşır, zihin darlaşır. (8*)

Ama tehdit algısı ortadan kalktığında, parasempatik sistem devreye girer. Kalp atışı normalleşir. Nefes derinleşir. Zihin açılır.

Ve işte ilginç olan: Bu geçiş, dışarıda bir şeyin değişmesiyle değil, içeride savaşı bırakmakla tetiklenebilir.

O "paralel evrene geçmiş gibi" hissi, aslında bedenin güvenli moduna geçişidir. Savaştan dinginliğe.

Kendini dinlemeyi bırakmak, yalnızca felsefi bir tutum değil, fizyolojik bir geçiş.


Gerçek Problem

Olmayan Şeyle Savaşmak mı, Barışmak mı?

Sorun şu: Bir şeyi çok istiyoruz. Ama ya o şey olma ihtimali olmayan bir şeyse? Ya o şeye sahip olamıyorsak ya da o şey bize zarar veriyorsa?

Bu gibi durumlarda seçeneklerimiz genelde şunlar oluyor:

Daha çok çaba. 

Daha sert koş, daha çok iste, daha çok dene. Ama Lacan'ın dediği gibi: Arzu tatmin edilemez. Elde etsen de bir sonraki "olmayan şey" seni bekliyor.

Bastırmak. 

"Bunu istemiyorum, düşünmeyeceğim." Ama Wegner bize gösteriyor ki: Bastırma büyütür. İronik süreç devreye girer.

Savaşmadan izlemek. 

Duyguyu, arzuyu, düşünceyi görmek ama onunla özdeşleşmemek. ACT'in önerdiği bu.

Olmayanla barışmak. 

En zor ama en özgürleştiren seçenek. Olmayan şeyin yokluğunu kabullenmek, onu küçümsemek değil, onunla savaşı bırakmak.

Phillips bize şunu hatırlatıyor: Vazgeçmek, kaybetmek değil. Olgunlaşmak. Ve bazen en büyük kazanım, bırakmayı öğrenmektir.


Çözüm Önerileri

Kendimizi Kaybetmeden Nasıl Bırakırız?

Bu konu bir şeylere tersten bakmayı başarmak gibi ve bu biraz kafa karıştırabilecek potansiyele sahip. Çünkü neyi bırakıp neyi bırakmamamız gerektiğinin kararı bize ait. Ama burada yanlış bir bakış açısı da mümkün. Her şeyi bırakmak, hiçbir şeyi umursamayan bir nihilizme dönüşebilir.

Bu ise bizi özgürleştirmez.

Bu kaygıyı da düşünerek kendim için hazırladığım bu pratikleri sizinle paylaşmak istiyorum:

"Dinlemeyi Bırak" Pratiği

Bir his ya da düşünce çok yükseldiğinde şunu deniyorum:

Onu çözmüyorum. Kovmuyorum. Sadece oraya bakmayı kesiyorum.

Bedenime dönüyorum. Nefes alıyorum. "Bu his var" diyorum içimden. "Ve şu an ben sadece nefes alıyorum."

Bu birkaç dakika sürüyor. Ve çoğu zaman kalp atışım yavaşlıyor, zihnim açılıyor. Her zaman paralel bir evrene geçiyormuşum gibi olmasa da şu kesin ki bedenim güvenli sürüş moduna geçiyor.


"Olmayan Şeyin Envanteri"

Bir dönem şu soruyu sordum kendime: Çok istediğim ama sahip olmadığım şeyler neler?

Yazdım. Sonra her birinin yanına şunu yazdım: Bu olmadığında gerçekten ne kaybediyorum?

Ve çoğu zaman fark ettim ki, asıl acıyı veren, o şeyin yokluğu değildi. Ona verdiğim anlam yani o şeyin yokluğunun benim hakkımda bir şey söylediği düşüncesi.

O anlamı gördüğümde, olmayan şey hâlâ yoktu. Ama ağırlığı değişmişti.


Vazgeçmeyi Yeniden Tanımlamak

Phillips'ten ilham alarak kendime şu soruyu soruyorum: Bu şeyi tutmak bana ne kazandırıyor, ne kaybettiriyor?

Bazen bir düşünceyi, bir arzuyu, bir beklentiyi tutmak bizi küçültür. Enerji tüketir. Gerçek hayata yer bırakmaz.

Ve o şeyi bırakmak bir boşluk yaratır. Boşluk ise yeni bir şey için alan açmamız anlamına gelir.


"Arzu Günlüğü"

Güçlü bir istek hissettiğimde şu üç soruyu yazıyorum:

  1. Ne istiyorum?
  2. Neden istiyorum?
  3. Sahip olsaydım ne değişirdi?

Bu sorular çoğu zaman ilginç bir şey ortaya çıkarıyor: Asıl istediğim şey, o nesne değil, onun temsil ettiği bir his. Güvende olmak. Görülmek. Yeterli hissetmek. Ve o hislere, o nesneyi elde etmeden de ulaşmanın başka yolları var.


Sonuç ve Okuyucuya Mesaj

Sahip olmadığımız şeyler bizi bu kadar esir alır, çünkü arzu yoklukla beslenir. Bu, Freud'un gördüğü, Lacan'ın derinleştirdiği, Phillips'in pratik bir bilgeliğe dönüştürdüğü bir gerçek.

Ama bu gerçeği görmek, bizi özgür kılabilir.

Çünkü o zaman anlarız ki, sorun, olmayan şeyde değil. Olmayan şeyle kurduğumuz ilişkide.

Kemale ermek istiyorsak olmayanla barışmayı öğrenmek lazım. Bu cümle benim için her geçen gün daha derin bir anlam kazanıyor. Eksiklik, bir tehdit değil, hayatın doğal dokusudur. Ve o dokuyla barıştığımızda, zaten var olanı görebilmeye başlarız.

Wu wei bunu çok güzel söylüyor: Nehir, kayaya savaş açmaz. Ve yine de kazanır.

Belki özgürlük de tam burada. Savaşı bırakmakta. Olmayan şeye "iyi ki varsın, ama sana ihtiyacım yok" diyebilmekte. Ve o anda, şimdide olanın yeterliliğini hissedebilmekte.

Bir sonraki yazıda görüşene kadar olmayanla barışın ve sevgiyle kalın.


Kaynakça ve İlham Alınan Metinler

  1. Phillips, A. — Vazgeçmek Üzerine
  2. Freud, S. — Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları
  3. Lacan, J. — Ecrits (Arzu ve yokluk üzerine)
  4. Kuşeyrî, A. — er-Risâle (Tasavvuf geleneğinde kemal kavramı üzerine)
  5. Lao Tzu — Tao Te Ching
  6. Wegner, D.M. (1994) — Ironic Processes of Mental Control
  7. Hayes, S.C. — Kafesten Çıkış (Kabul ve Kararlılık Terapisi)
  8. Porges, S.W. — The Polyvagal Theory
Başarıyla abone oldunuz: Cenk Ebret Personal Website
Harika! Ardından, tüm premium içeriğe tam erişim için ödemeyi tamamlayın.
Hata! Kayıt olunamadı. Geçersiz bağlantı.
Tekrar hoş geldiniz! Başarıyla giriş yaptınız.
Hata! Giriş yapılamadı. Lütfen tekrar deneyin.
Başarılı! Hesabınız tamamen etkinleştirildi, artık tüm içeriğe erişiminiz var.
Hata! Stripe ödemesi başarısız oldu.
Başarılı! Fatura bilgileriniz güncellendi.
Hata! Fatura bilgisi güncellemesi başarısız oldu.