Geçtiğimiz yazıda, görmezden gelmenin kısa vadede konforlu ama uzun vadede fark etmeden kendimize yaptığımız bir sabotaj olduğundan söz etmiştik.
Bu davranıştan bir anda vazgeçemesek bile, onu fark edip ona bir alan açarak onunla yaşamayı öğrenebileceğimizi söylemiş ve nasıl yaşayacağımız meselesini bu bölüme bırakmıştık.
Konuya sadık kalmak için bir örnek üzerinden ilerleyelim: Diyelim ki kurban rolünü ben üstleniyorum ve üşengeç olduğum gerçeğiyle yüzleşiyorum.
Bu noktada küçük bir feragatname düşeyim: Hikaye kurgusal, ama fikirleri üzerine inşa edeceğim. Siz de kendi hayatınızdan, değiştiremediğiniz ve faydasız bulduğunuz bir davranışı model alabilirsiniz.
Üşengeçliğimi fark ettim. Artık onu inkâr etmiyorum. Şimdi önümde iki yol var: Ya diyeceğim ki ‘Tamam kardeşim, ben üşengeç bir insanım, dünya da beni böyle kabul etsin’ ve konuyu kapatacağım… Ya da bu hali değiştirmek için yollar arayacağım; bir hamlede olmasa da, küçük adımlarla daha iyiye gideceğim.
Bunu kendimde gördüğüm, değiştiremediğim, bana yararı olmadığını düşündüğüm bir davranış olarak görüyorum, o zaman ikinci yoldan ilerlemem daha mantıklı. Çünkü bu yolu takip edersem daha iyiye giderek daha verimli, sağlıklı bir versiyonuma evrilebilirim.
Demek ki çözmek için bir hamle yapmam lazım ki kendimin daha iyi bir versiyonuna dönüşebileyim, daha mutlu, huzurlu, sağlıklı olayım.
Hikaye sayesinde konuyu bir yere kadar getirdik; şimdi gelin, bunu biraz felsefi ve bilimsel açılardan irdeleyelim.
Konunun Felsefi ve Bilimsel Arka Planı
Tarihsel ve Felsefi Perspektif
İnsan, kendi gerçeğiyle yüzleştiğinde çoğu zaman zihninde sessiz bir tartışma başlar: “Bunu biliyorum, peki şimdi ne yapmalıyım?”
Bu soru, tarih boyunca hem filozofların hem de düşünürlerin üzerinde durduğu bir meseledir.
Aristoteles, phronesis yani pratik bilgelik kavramını öne çıkararak, bilginin tek başına yeterli olmadığını anlatır. (1*) Bilgi, hayatın içinde doğru zaman, doğru ölçü ve doğru biçimde kullanılmadıkça, sadece zihinsel bir yük olarak kalır. Bu bakış açısı, farkındalığın hemen harekete geçirme zorunluluğu olmadığını; önce sindirilmesi, içeride olgunlaşması gerektiğini ve uygun zaman geldiğinde onu kullanmamız gerektiğini gösterir.
Epiktetos ise Stoacı perspektifle, kontrolümüzde olanlarla olmayanları ayırt etmemiz gerektiğini söyler. (2*) Bir gerçeği fark etmek, onu hemen değiştirme baskısı yaratmak zorunda değildir. Değiştiremeyeceğimiz veya hemen dönüştüremeyeceğimiz yanlarımızı kabullenmek, onlarla yaşamayı öğrenmek, ama aynı zamanda kontrolümüzde olan kısımlarda iyileştirmeler yaparak daha iyi bir versiyonumuza erişebilmek bilginin bizi dönüştürme sürecini bize gösterir.
Montaigne de özdüşünümün ve kendine dürüstçe bakmanın, her zaman eylemle sonuçlanması gerekmediğini vurgular. (3*) Ona göre bilmek, bazen yalnızca daha bilinçli bir şekilde yaşamak için bir davettir.
Bu perspektiflerden bakınca, bu hakikati biliyor olmamızın bizi değiştirme zorunluluğundan ziyade, “yaşama sanatı” ile içli dışlı ettiğini görürüz. Farkındalık, bir görev çağrısı olmaktan ziyade, hayatın içinde kendine yer açan sessiz bir eşlikçidir.
Böylece bilgi, hemen aksiyona dönüşmese bile, insanın dünyada nasıl durduğunu, olaylara ve kendine nasıl baktığını incelikle şekillendirir.
Bilimsel yaklaşım
Psikoloji ve nörobilim bize şunu söylüyor: İnsanın zihni, herhangi bir değişime gitmeden önce bir alışma ve sindirme sürecine ihtiyaç duyar. (4, 5*)
Yeni bir farkındalık doğduğunda, bu farkındalık hemen davranışa dönüşmez.
Önce duygusal ve zihinsel uyum sağlanır; iç dünyamız, yeni bilginin varlığını kabul eder ve onunla yaşamayı öğrenir. (6*) Bu yüzden “hemen değişememek” aslında patolojik bir durum değil, tamamen insani bir süreçtir.
Ayrıca, davranış değişiklikleri asla düz bir çizgide ilerlemez. Daha çok dalgalı bir seyir izler: Bazen ilerleme hissi gelir, bazen geri dönüşler yaşanır.
Bilginin hayata yerleşmesi çoğu zaman sessiz, yavaş ve görünmez bir şekilde gerçekleşir. Bir bakarsınız, farkında olmadan yeni bir davranış biçimi hayatınızın parçası haline gelmiştir. (7*)
Bu perspektiften bakıldığında, değişim bir yarış değil; zamanla olgunlaşan, içsel ritmini bulan bir yolculuktur.
Toplumsal ve Kültürel Etkiler
Farkındalık, modern dünyada neredeyse bir performans kriterine dönüşmüş durumda. İçsel bir keşiften ziyade, dışsal bir görev gibi algılanıyor.
Artık bir gerçeği fark ettiğimiz anda, sanki hemen aksiyona geçmek zorundaymışız gibi bir baskı hissediyoruz: “Biliyorsan, yapmalısın, yoksa demek ki başarısızsın.”
Kişisel gelişim kültürünün hız ve performans odaklı yaklaşımı bu baskıyı daha da artırıyor.
Sosyal medyada paylaşılan başarı hikâyeleri, hızlı dönüşüm vaat eden içerikler ve “hemen değiş” çağrıları, farkındalığı bir süreç olmaktan çıkarıp bir sonuç gibi konumlandırıyor.
Oysa gerçek farkındalık, içte olgunlaşması gereken bir tohumdur; hemen meyve vermesi beklenemez.
Bu durum doğal olarak içsel bir gerilim yaratıyor. Kendi fark ettiğimiz bir davranışı değiştirmek için acele ettiğimizde, değişim geciktiğinde ya da görünür olmadığında, kendimizi yetersiz hissetmeye başlıyoruz.
Oysa farkındalığın değeri, hızında değil, hayatımıza sessizce nüfuz etmesindedir.
Gerçek Problem ve Çözüm Önerileri
Mevcut sistemde yanlış giden ne?
Bugün yaşadığımız dünyada, herhangi bir gerçeği fark ettiğimiz anda onu hemen hayatımıza uygulamak zorundaymışız gibi bir algı oluşmuş durumda. Sanki bilmek, otomatik olarak “hemen yapmak” demekmiş gibi…
Bu da insan zihninde görünmez bir baskı kuruyor. Küçük bir farkındalık bile, eğer anında davranışa dönüşmezse, içimizde suçluluk duygusu uyandırıyor.
Bu suçluluk duygusundan kaçmak için hakikatten kaçınmalar, göz ardı etmeler, yok saymalar alıyor başını gidiyor.
Bir gerçeği fark ettiğimizde ama harekete geçemediğimizde neler oluyor?
İçimizde bir suçluluk beliriyor: “Bunu biliyorum ama hâlâ değiştiremedim.”
Ardından kendimize öfkeleniyoruz: “Neden bu kadar iradesizim?”
Son olarak da yargılayıcı bir inanç oluşuyor: “Demek ki bende bir sorun var.”
Bu döngü, farkındalığın bize iyi gelmesini engelleyip, tam tersine içsel huzuru bozan bir baskı yaratıyor.
Oysa farkındalık, bir görev çağrısından ziyade, önce hayatımıza sessizce sızan bir eşlikçi olmalı. Onu hemen aksiyona dönüştürmek zorunda değiliz; önce sindirmeyi, onunla yaşamayı öğrenmemiz gerekiyor.
İyi de… Ne yapalım?
Farkındalığı hayatımıza davet ettiğimizde, onun hemen bir eyleme dönüşmesini beklemek çoğu zaman kendimize kurduğumuz gizli bir tuzak oluyor.
Gerçek bir dönüşüm, aceleyle değil, ancak sabırla filizleniyor. Bu yüzden değişim yolculuğunda atabileceğimiz en değerli adımlar küçük ve içsel olanlar.
Bir gerçeği fark ettiğimizde, onu ertesi gün değiştirmediğimiz için kendimizi suçlamak yerine, bu farkındalığın zihnimizde yer etmesine izin verebiliriz. Bilgi, önce içimizde olgunlaşmalı ki davranışa dönüşebilsin.
Evliliğimin ilk yıllarında bir dönem bayağı kiloluydum. Bu durumdan rahatsızdım, kilolu olduğum gerçeği ile yüzleşmiştim. Ama ne denesem kilom azalmıyordu ve işler benim adıma pek de hayırlı ilerlemiyordu. Ben de dedim ki belli ki bu hakikatle yaşamam lazım.
Yaşamak derken sürekli kiloluyum diye ağlayıp kahrolmak değil, ama sadece bu durumun farkında olarak yaşamaya alışmam lazım diye düşündüm.
Bununla yaşamak bana ne kazandırdı derseniz, araştırmalar yaptım koca göbeğimle, metabolizmamın yavaş olduğunu öğrendim.
Bu yeni bilgi ile de yetinmedim, kendi davranışlarımı gözlemlemeye başladım. Bakkala bile arabayla gidiyordum, yürümeye başladım.
Ne zaman o üşengeçlik hissi geldi, kalktım bir yere yürüdüm, çöp atılacaksa koşa koşa gittim, işe bisikletle gittim döndüm falan derken, sadece bu hisse direnmeden hakikatle yüzleşmek kilo sorununu büyük oranda aşmamı sağladı.
O dönem arkadaşlar soruyordu Cenk bir hastalığın mı var neden bu kadar zayıfladın diye.
Ne kadar yok ya bilinçli dediysem de onları inandıramamıştım.
Hey gidi günler.
Sonuç ve Okuyucuya Mesaj
Bazı gerçekler hayatımızı kökten değiştirmez, fakat dünyada nasıl durduğumuzu, kendimize ve hayata bakışımızı sessizce dönüştürür.
Bir hakikatin farkındalığını edindiğimizde, onu henüz değiştirememiş olsak bile, bu başlı başına bir ilerlemedir.
Baştaki örnekten gidersek; tembel olduğumu fark ettim ve bir hafta geçti, hâlâ tembelim.
Bu durumda kendime yüklenmek yerine, “Olsun,” diyebilirim.
“En azından canım istediğinde ya da uygun bir zamanda bu duruma bir çözüm bulabilirim.”
İşte tam bu düşünceyle, zamanla ufak ufak üstesinden gelecek adımlar atmaya başlarız.
Farkındalık bir varış değil, bir yolculuktur. Bunu fark etsek yeter.
Peki ya senin hayatında?
Şu anda farkında olduğun, değiştirmediğin ama seni eskisi kadar rahat da bırakmayan bir gerçek var mı?
Bu sorunun cevabını kendine saklayabilirsin. Çünkü bu farkındalık, kendi içinde başka bir sürecin başlangıcıdır. Önce bir kabul, sonra belki küçük bir hareket…
Hayatımızdaki bazı gerçeklerle yüzleşmek, onları hemen değiştirmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez. Farkındalık, önce sessizce hayatımıza sızar; bazen bir düşünce, bazen küçük bir alışkanlık değişikliğiyle kendini gösterir. Değişim, çoğu zaman sabırla olgunlaşır, aceleyle değil.
Önemli olan, kendimizi yargılamadan bu farkındalığı taşımayı öğrenmek ve onun içimizde doğal bir dönüşüm başlatmasına izin vermektir.
Bu yazının sonunda, şunu hatırlatmak isterim: Kendinle dürüst olmak, bir yarış değil. Bazen sadece bilmek, daha bilinçli bir şekilde yaşamaya başlamak için yeterlidir.
İşte tam bu noktada, gündelik rutinlerin gücü devreye giriyor. Çünkü çoğu zaman büyük dönüşümler, küçük alışkanlıkların sessiz etkisiyle başlıyor. Bir sonraki yazıda, gündelik rutinlerin gücünden, küçük alışkanlıklarla büyük farklar yaratmak mümkün mü bakacak, bu sürecin hayatımıza nasıl sızdığını ve bizi nasıl dönüştürdüğünü birlikte keşfedeceğiz.
O zamana kadar hakikatle, sevgiyle ve huzur içinde kalın.
Kaynakça
- Aristoteles. Nikomakhos’a Etik. (Çev. Saffet Babür) Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2016.
- Epiktetos. Sohbetler ve Seçme Yazılar. (Çev. Candan Şentuna) Say Yayınları, 2018.
- Montaigne, Michel de. Denemeler. (Çev. Sabahattin Eyüboğlu) Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2021.
- Baumeister, R. F., & Tierney, J. İrade: İnsan Doğasının En Büyük Gücünü Keşfetmek. (Çev. Barış Satılmış) Pegasus Yayınları, 2014.
- Immunity To Change, R. Kegan & L. Lahey
- Gollwitzer, P. M. (1999). Implementation intentions: Strong effects of simple plans. American Psychologist, 54(7), 493–503
- Duhigg, C. Alışkanlıkların Gücü. (Çev. Doruk Ülgen) Varlık Yayınları, 2013.
