Bir keresinde kardeşime ben inançlı biriyim dediğimde yüzüme kahkahalarla gülmüştü. Dinle hiç alakan yok, bu nasıl inançlılık diye, olsun. Fikrim değişmedi. Bir şeyin gerçekleşeceğine, bir insanın iyi olduğuna, bir yolun açılacağına inanmak benim için içten gelen bir yönelim biçimi. Ama aynı zamanda bu inancı bilgiyle harmanlayamazsam içim rahat etmiyor. Kanıtsız, sorgulanmamış, sadece "öyle hissediyorum" üzerine kurulu bir inanç bende tuhaf bir rahatsızlık yaratıyor.
Bu ikisi arasındaki gerilim üzerine çok düşündüm.
Son zamanlarda bu soruyu daha sık sormam gerekti. Çünkü her yerde "manifest et, inan, olacak" sesini duymaya başladım. İnanmak, sanki sihirli bir formüle dönüştü. Yeterince güçlü istersen evren sana verecek.
Ama ben bunu izledikçe kendime şunu sordum: Bu inanç mı, yoksa sorumluluktan kaçmak için inancı araçsallaştırmak mı? Şöyle düşünelim, bir başarı edinmek için kişilerden birisi gecesini gündüzüne katarak çalışmış olsun ve o başarıya ulaşmanın yolu bu olsun, bir diğer yanda da biz hiçbir şey yapmayalım, sadece isteyelim ve olsun. Oh ne güzel dünya. Böyle olursa yapmamız gereken hiçbir şeyi yapmamıza gerek kalmaz, inanıveririz oldu bitti. Sizce de bu aşırı saçma değil mi?
Ve bu soru beni çok daha eski, çok daha derin bir soruya götürdü: Bilmek mi daha güçlü, inanmak mı? Ve gerçekten bunlar birbirinin karşısında mı duruyor?
Önce ikisini düzgünce tanımlayalım.
Bilmek kanıta dayalı, test edilebilir, gerektiğinde değişime açık olan şeydir. "Biliyorum" dediğimizde genelde arkasında bir süreç olur: gözlemleriz, sorgularız, doğrularız. Tam da bu yüzden bilmenin bir sınırı vardır. Gerçekte çok az şeyi gerçek anlamda biliriz. Ve "biliyorum" derken çoğu zaman aslında "bildiğime inanıyorum" diyoruz.
İnanmak ise kanıt gerektirmeyen, anlam veren, harekete geçiren bir yönelim. "İnanıyorum" derken bir köprü kuruyoruz: bilginin yetmediği yerde, belirsizliğin içinde bir yön seçiyoruz. Bu inanmanın hem en büyük gücü hem de en büyük tehlikesi.
İkisi arasındaki farkı anlamazsak bu yazıyı yazmak zor olacaktı. Şimdi bir de felsefi ve bilimsel açılardan bakmaya çalışalım.
Konunun Felsefi ve Bilimsel Arka Planı
Felsefi Perspektif
Platon: Episteme ve Doxa - Bilgi ile Kanı
Platon bilgi ve kanıyı birbirinden ayırıyordu: episteme, yani gerçek bilgi; doxa, yani kanı ya da inanç. (1*)
Bilgi sabittir, kanıtlanmış ve güvenilirdir. Kanı ise görünüşe dayalıdır, değişkendir, kişiden kişiye farklılaşabilir.
Peki biz günlük hayatta hangisiyle yaşıyoruz?
Çoğunlukla doxa ile. Çevremizdeki insanlar hakkında, kendimiz hakkında, geleceğimiz hakkında olan düşüncelerimizin büyük çoğunluğu bilgi değil inanç. Ve inanç ile bilgiyi birbirinden ayırt edememek, her ikisini de kirletiyor.
Benim için Platon'un bu ayrımı şunu gösteriyor: Asıl iş, şu an bildiğimizi düşündüğümüz şeylerin gerçekten bilgi mi yoksa kanı mı olduğunu ayırt etmek.
Kierkegaard: İmanın Sıçraması - Bilgi Bittiğinde
Kierkegaard şunu söylüyor: Bir noktada bilgi biter. Kanıtlar tükenir. Ve orada bir seçim yapmak zorunda kalırsın. (2*)
Buna "imanın sıçraması" (leap of faith) diyor. Körce bir teslimiyet değil; bilginin sınırlarını bilerek, yine de bir yön seçmek.
Benim için bu şunu gösteriyor: Gerçek inanç cehaletten gelmez. Tam tersine, bilginin nerede bittiğini bilen insan daha sağlıklı inanıyor. "Bunu bilmiyorum ve bilemem, ama şuna inanıyorum" diyebilmek hem entelektüel dürüstlük hem de inancın en güçlü tezahürü.
Nietzsche: Salt Bilmek Anlam Boşluğu Yaratır
Nietzsche "Tanrı öldü" dediğinde kastettiği şu: İnsanlar anlam için başvurdukları büyük inançlardan vazgeçmeye başladığında geride ne kalıyor? (3*)
Saf akıl, saf bilgi.
Ve bu çoğu zaman nihilizme kapı açıyor: "Her şey geçici, evren anlamsız, ne fark eder?" Salt “bilmek” anlam üretemez. Anlam bir yere, bir şeye, bir değere inanmaktan geliyor. İnanç olmadan bilgi, varoluşu soğuk ve boş bırakabiliyor.
Bunu ilk okuduğumda rahatsız edici bulmuştum. Ama doğru. Tamamen kanıta dayalı yaşamaya çalışan biri er ya da geç şu soruyla karşılaşıyor: Neden?
William James: İşe Yarayan İnanç Geçerlidir
William James pragmatizmin kurucusu olarak şunu soruyor: Bir inancın doğru olup olmadığını nasıl anlarsın? Sonuçlarına bakarak. (4*)
Seni daha fazla öğrenmeye sevk eden, daha sorumlu davranmana neden olan, daha iyi kararlar almanı sağlayan bir inanç işe yarıyor demektir.
Ama burada kritik bir nokta var: Seni hareketsiz bırakan, sorumluluğu dışarıya yükleyen bir inanç, ne kadar güçlü hissettirse de kısır. "Evren halleder" deyip hiçbir şey yapmazsak evren gerçekten hallediyor mu? James'e göre cevap net: O inanç işe yaramıyor, dolayısıyla geçerli de değil.
Bilimsel Perspektif
Rotter: İç ve Dış Kontrol Odağı - Sorumluluğun Adresi
Julian Rotter'ın araştırmaları çok net bir şey ortaya koyuyor: Hayatlarını dış güçlerin (kader, şans, başkaları, evren) belirlediğine inananlar, kendi eylemlerinin belirleyici olduğuna inananlardan çok daha mutsuz. (5*)
Buna dış kontrol odağı deniyor. Ve bu tam da "inan, olacak" anlayışının psikolojik karşılığı. Sorumluluğu dışarıya yüklemek kısa vadede rahatlatıyor. Uzun vadede ise insanı edilgen, çaresiz ve mutsuz bırakıyor.
Benim için bu araştırma şunu gösteriyor: İnanmak sorumluluktan kaçmak için kullanıldığında inanç olmaktan çıkıyor. Bir tür kendini kandırmaya dönüşüyor.
Bandura: Öz-Yeterlilik - İnanmanın Bilimsel Temeli
Albert Bandura'nın öz-yeterlilik teorisi ise inancın ne zaman işe yaradığını gösteriyor: "Başarabileceğime inanıyorum" cümlesi boş bir telkin değil, performansı doğrudan etkileyen bilimsel bir değişken. (6*)
Bu inanç kanıta dayanmıyor. Ama harekete geçiriyor. Israr ettiriyor. Öğrenmeyi mümkün kılıyor. Ve öğrendikçe inanç bilgiye dönüşüyor.
Burada güzel bir döngü var: Doğru yönlendirilmiş inanç, bilgiye giden yolu açıyor. İnancın bilgiyi doğurduğu yerde ikisi artık rakip değil.
Kahneman: Sistem 1 ve Sistem 2 - İnanç ve Bilgi Birlikte Çalışır
Daniel Kahneman iki düşünce sistemi tanımlıyor: Sistem 1 hızlı, sezgisel, inanç benzeri. Sistem 2 yavaş, analitik, bilgi benzeri. (7*)
İkisi de gerekli.
Sistem 1 olmadan hayat felç olur; her kararı analiz edemeyiz. Sistem 2 olmadan yanılgıya düşeriz; her sezgiye güvenemeyiz.
Beynimizdeki bu yapı bize şunu söylüyor: İnanç ve bilgi birbirini dışlayan iki sistem değil. Sağlıklı işleyen bir zihin ikisini birlikte kullanıyor. Sorun olan, birini tamamen devre dışı bırakmak.
Dunning-Kruger: "Bilmek" Yanılsamasının Tehlikesi
Dunning ve Kruger'ın araştırmaları rahatsız edici bir gerçeği ortaya koyuyor: Az bilenler kendini en çok bilen sanıyor. Gerçek bilgiye ulaştıkça ise alçakgönüllülük artıyor. (8*)
En tehlikeli yer, "biliyorum" dediğin ama aslında yalnızca inandığın yer.
Bu yanılsama hem bilgiyi hem inancı kirletiyor. "Kesinlikle biliyorum" diyen biri aslında inancını bilgi olarak sunuyor. Ve bu hem entelektüel riyakarlık hem de büyümenin önündeki en büyük engel.
Gerçek Problem
Bilgiyi İnanç Sanmak, İnancı Sorumluluktan Kaçmak İçin Kullanmak
İki ayrı tehlike var.
Birincisi: İnandığın şeyi biliyormuş gibi sunmak. "Öyle olacak" dediğinde bunun kanıta mı, yoksa arzu ve inanca mı dayandığını bilmemek. Dunning-Kruger'ın en yaygın biçimi bu.
İkincisi: İnancı sorumluluğu dışarıya yüklemek için kullanmak. "Evren halleder", "kader böyleymiş", "ben istedim ama olmadı" çerçeveleri. Hareket etmeden bekleme. Bu inanç değil, inancın araçsallaştırılması.
Ve her ikisi de aynı yere götürüyor: Mutsuzluk sarmalı.
Salt bilgi nihilizme götürüyor: "Her şeyi biliyorum, hiçbir şeyin anlamı yok." Salt inanç dogmaya ve hareketsizliğe götürüyor: "Zaten olacak olan olacak. Bir şey yapmak manasız.”
İkisi de yanlış kullanıldığında insanı aynı yerde bırakıyor: Mutsuz, büyüyemeyen, döngüde.
Böyle anlatınca da çok karamsar oldu, durum aslında doğru yaklaşımla o kadar da iç karartıcı değil.
Çözüm Önerileri
Kendim için hazırladığım doğru yaklaşım rehberini sizlerle paylaşmayı kendime bir borç bilirim:
İnancı Bilgiyle Test Etmek
Bir inancın beni nereye götürdüğüne bakıyorum. Daha fazla öğrenmeme mi sebep oluyor, yoksa öğrenmeyi gereksiz mi kılıyor? Harekete mi geçiriyor, hareketsiz mi bırakıyor? Sorumluluğu bana mı veriyor, dışarıya mı atıyor?
James'in sorusunu kendime soruyorum: Bu inanç işe yarıyor mu?
Cevap evet ise bu inancı taşımaya devam ediyorum. Hayır ise o inancın aslında ne olduğunu sorguluyorum. Çoğu zaman bir arzu ya da bir korku çıkıyor karşıma. İnanç değil.
Bilginin Sınırlarını Kabul Etmek
Her şeyi bilemem. Ve bu bir zayıflık değil.
Bilgimin nerede bittiğini kabul etmek, hem entelektüel dürüstlük hem de sağlıklı inancın başlangıcı. "Bunu bilmiyorum, ama şuna inanıyorum" diyebilmek, ikisini de doğru yerde kullanmak.
"Deveni bağla, sonra tevekkül et" hadisi bunu çok güzel özetliyor. Yapabildiğin her şeyi yap. Öğrenebileceğin her şeyi öğren. Sonra bırak. Bu ne teslimiyetçilik ne de kontrol takıntısı. İkisinin dengesi.
Hizalanmak - Bilgi ile İnancın Buluştuğu Yer
Pek çok insanın "inanırsam olur" diye indirgediği şeyin özünde aslında şu var: Hayatla savaşmayı bırakmak. Onunla aynı yönde hareket etmek.
Bazı şeyler değiştirilebilir, bazıları değiştirilemez. Değiştirebildiğini değiştir, gerisini bırak. Barış, hayatı kendi isteğine göre bükmekten gelmiyor. İçinde sakin durmayı öğrenmekten geliyor.
Manifest etmek sihir değil. Mucize de değil. Özünde hizalanmak. Varoluşun bütünüyle uyum içinde hareket etmek ve hayatın seninle çalışmasına izin vermek. Bunu mümkün kılan şey ise ne körce inanç ne de soğuk hesap. İkisini birlikte taşımak.
Sonuç ve Okuyucuya Mesaj
İnanmak mı, bilmek mi?
Bu soru yapısı itibarıyla yanlış.
Asıl sorulması gereken şu: Bakış açımızı farkındalıkla mı, körce inançlarla mı besleyeceğiz?
Bilgiyi alçakgönüllülükle harmanlamakta fayda görüyorum. "Biliyorum" dediğimiz her şeyde durup şunu sorabiliriz: Gerçekten mi? Kanıtı ne? Yoksa bunu inanmak mı istiyorum?
İnancımızı sorumlulukla beslememiz şart. "İnanıyorum" dediğimiz her şeyde şu soru aklımızda olmalı: Bu inanç beni harekete mi geçiriyor? Daha fazla öğrenmeme mi yardım ediyor? Yoksa sorumluluktan kaçmama izin mi veriyor?
Bilmek ve inanmak birbirinin rakibi değil. Bilgi inancı test eder, inanç bilgiye giden yolu açar. Bu ikisi sağlıklı çalıştığında ne nihilizme ne de dogmaya düşeriz.
Tam ortada, ayakta kalırız.
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.
O zamana kadar sevgiyle kalın.
Kaynakça ve İlham Alınan Metinler
- Platon — Menon (Episteme ve Doxa)
- Kierkegaard, S. — Korku ve Titreme (İmanın sıçraması)
- Nietzsche, F. — Şen Bilim (Nihilizm ve anlam boşluğu)
- James, W. — İnanma İradesi (Pragmatizm)
- Rotter, J.B. (1966) — Generalized Expectancies for Internal Versus External Control of Reinforcement
- Bandura, A. — Self-Efficacy: The Exercise of Control (Öz-yeterlilik)
- Kahneman, D. — Hızlı ve Yavaş Düşünme (Sistem 1 ve Sistem 2)
- Kruger, J. & Dunning, D. (1999) — Unskilled and Unaware of It
