Birkaç yıldır biraz kendi çabamla, biraz eğitimle gitar çalmayı öğrenmeye çalışıyorum. Neredeyse her gün pratik yapıyor ve bir şeyler öğrenmeye çabalıyorum. Bazen gitarı elime alıyorum, bir melodi aklıma geliyor ve hemen üstüne düşünmeksizin çalıveriyorum. Bazen de bir şarkıyı deniyorum, olmuyor, sonuçta gitar virtüozü de sayılmam. Geçen yine böyle bir olay yaşadım. Bir şarkının melodisi içimde bağırıyordu, gitarı elime aldım, olmadı, çalamadım. Kendi kendime dedim ki çok havalara girdin, sen kim o şarkıyı çalmak kim.
Aradan zaman geçti. (Zaman dediğim 15 dakika). Gitarı yine elime aldım, aynı şarkıyı bir iki denemede mükemmel olmasa da çalabildim.
Çalmakla da kalmadım, bir aydınlanma yaşadım. Ben aslında hangi seviyede gitar çalabildiğimi tam olarak bilmiyordum ve bu bilmeyiş, olası öğrenmelerin de önünü keserek beni bildiğin sabote ediyordu.
O an dedim ki artık vakti geldi, bunu irdeleyeceğiz. Bunu incelerken, derinlerine inerken neredeyse tüm felsefi yaklaşımlarda mevcut olan “kendini bil” konusuna vardım.
Sokrates binlerce yıl önce iki kelime ile çok büyük bir uyarıda bulunmuştu: "Kendini bil".
Kelimelerin büyüsüne her zaman hayran kalmışımdır, iki kelime ile anlatılan şey aslında çok fazla konuya sirayet ediyor olabiliyor.
Ne zaman gerçekten duraksayıp bu iki kelimeyle yüzleşsem, altında bir labirent olduğunu görüyorum. Hangi kendimi bilmem gerekiyor? Yeteneklerimi mi? Sınırlarımı mı? Korkularımı mı? Başkalarına nasıl göründüğümü mü? Yoksa kendime nasıl göründüğümü mü?
Bunların hepsi farklı sorular. Ve çoğu zaman birbirini çürütüyorlar.
Gelin her zaman olduğu gibi bu konuyu felsefi ve bilimsel açılardan inceleyerek bir sonuca varmaya çalışalım…
Konunun Felsefi ve Bilimsel Arka Planı
Felsefi Perspektif
Gözlemci ile Gözlemlenen Aynı Kişiyse
Herakleitos bir nehirden bahseder. Aynı nehre iki kez giremezsin, çünkü hem nehir değişmiştir hem sen. (8*)
Aynı şey kendini bilmeye çalışırken de olur. Kendini inceleyen zihin, incelediği şeyin ta kendisidir. Gözlemci ile gözlemlenen ayrılmaz. Bu yüzden "kendini bil" demek kolaydır, ama uygulamak başlı başına bir paradokstur.
Buna rağmen vazgeçmemek gerekiyor. Çünkü bu paradoksun farkında olmadan yapılan her öz-değerlendirme, aslında öz-yanılsamadır.
Sokrates: "Kendini Bil" Ama Neyi?
Sokrates bu sözü bir varış noktası olarak söylememişti. Aksine, bilgisizliğini kabul etmekle başlayan bir yolculuğun çıkış noktası olarak söyledi. Kendi Savunması'nda bunu açıkça ortaya koyar: bilge sayılan insanlarla konuşur, onların aslında bildiklerini sandıkları şeyleri bilmediklerini görür. Kendisinin de bilmediğini fark eder. Ama en azından bilmediğini bilir. (1*)
Bu küçük bir ayrımdır ama her şeyi değiştirir.
Kendini bilmek, bir listeye sahip olmak değildir. "Şu konuda iyiyim, bu konuda kötüyüm" listesi yapmak değildir. Bu, sürekli sorgulayan, sürekli gözden geçiren, sürekli yanılabileceğini hesaba katan bir tutumun adıdır.
Jung: Görmek İstemediğimiz Taraf
Jung'a göre her insanın bir gölgesi vardır. Gölge, bilinçaltına ittiğimiz her şeyi barındırır. Kabul etmediğimiz duygularımızı, utandığımız yönlerimizi, inkâr ettiğimiz dürtülerimizi. (2*)
Ve ilginç olan şu: gölgeyi ne kadar inkâr edersek, o kadar güçlenir. Başkalarında görmekten en çok rahatsız olduğumuz şeyler, çoğu zaman kendi gölgemizin yansımalarıdır. Birine aşırı tepki gösterdiğimizde, o tepkinin kaynağını kendimizde aramak gerekir.
Kendini bilmek, bu gölgeyle yüzleşmektir. Yenmek değil, tanımak.
Heidegger: Kalabalığın Sesi Olarak "Ben"
Heidegger'in "das Man" kavramı Türkçeye tam oturmaz ama yaklaşık olarak şöyle açıklanabilir: "herkes" ya da "kalabalık." Heidegger buna dikkat çeker çünkü çoğu zaman "ben istiyorum" sandığımız şey, aslında "herkes istiyor" demektir. (3*)
"Bu işte başarılı olmalıyım" dediğimizde, bu düşünce nereden geliyor? Gerçekten bizden mi? Yoksa etrafımızdaki tanımlardan, beklentilerden, kalıplardan mı?
Kendini bilmek, "ben" ile "das Man"ı birbirinden ayırt etmeyi de gerektirir. Hangisi gerçekten senin sesin?
Sartre: Kendini Kandırmanın Adı
Sartre bu meseleye farklı bir yerden girer. Kötü niyet ya da Fransızcasıyla "mauvaise foi" kavramıyla. (4*) Kötü niyet, özgürlüğünü inkâr etmektir. "Başka türlü yapamam," "böyleyim işte," "benim tabiatım bu" gibi cümleler, Sartre'a göre birer kaçıştır.
İnsan her an bir şeyi seçiyor. Ve bu seçimden kaçmak için kendine hikâyeler anlatıyor. Seçmediğini, mecbur kaldığını, değişemeyeceğini söylüyor.
Kendini bilmek, bu hikâyeleri de görmektir. Hikâyenin içinde kaybolup suçu dış etkenlere atmak değil.
Bilimsel Perspektif
Johari Penceresi: Ne Biliyorsun, Ne Bilmiyorsun?
Luft ve Ingham 1955'te basit ama işe yarar bir model geliştirdi: Johari Penceresi. (5*) Dört alan var:
- Hem senin hem başkalarının bildiği alan.
- Sadece senin bildiğin alan.
- Sadece başkalarının gördüğü ama senin göremediğin alan.
- Ve ikisinin de bilmediği alan.
Asıl sorun üçüncü alanda. Başkalarının sende gördüğü ama senin fark etmediğin şeyler. Kör nokta burası. Bunu görmek için dışarıdan bir geri bildirim gerekiyor. Bazen bir cümle, bazen bir tepki, bazen sadece bir bakış.
Kendini bilmek biraz da bu pencerenin alanlarını fark etmektir.
Bandura: Öz-Yeterlilik Her Zaman Gerçeği Yansıtmaz
Bandura'nın öz-yeterlilik kavramı şunu söyler: bir işi yapabileceğine dair inancın, o işi gerçekten ne kadar iyi yapacağını etkiler. (6*) Ama burada kritik bir mesele var: bu inanç her zaman gerçeği yansıtmaz.
Kimi insan gerçek yeteneğinin çok altında bir öz-yeterlilik taşır. Bu yüzden denemez, kaçar, erteleyip durur. Kimi insan ise tam tersine, gerçek yeteneğinin çok üzerinde bir öz-yeterlilik taşır. Bu da farklı hatalar üretir.
Gitar örneğine dönecek olursam, o "yapamazsın" sesi yanlış bir kalibrasyon yapıyordu. Ama bu her zaman tersine de işleyebilir. Kendime dair inançlarım gerçeği ne kadar yansıtıyor, bunu gözden geçirmenin vakti gelmiş belli ki…
Beck: Uçlara Kaymak
Aaron Beck bilişsel çarpıtmaları incelerken insanın kendine ve dünyaya bakışında tekrar eden hatalar buldu. (7*) Bunların en yaygınlarından biri ikiye bölmedir: ya hep ya hiç, ya mükemmel ya berbat, ya çok iyi ya çok kötü.
Bu yalnızca dünyayı değerlendirirken değil, kendini değerlendirirken de olur. "Bir kez başarısız oldum, demek ki bu alanda hiçbir zaman başarılı olamam." Ya da tam tersi: "Şu an iyi hissediyorum, demek ki her şey yolunda."
Uçlara kaymak, kendini bilmeyi olanaksız kılar. Çünkü kendimiz hakkındaki veriye sürekli bozulmuş bir lens üzerinden bakmamıza sebep olur.
Üstbiliş: Düşünceni Düşünmek
Tüm bunların üzerinde duran bir yeti var: üstbiliş. Kendi düşünceni gözlemleme kapasitesi. (8*)
"Şu an ne düşünüyorum?" sorusunu sormak değil, "bu düşünce nereden geliyor, hangi varsayıma dayanıyor, bu gerçekten benim düşüncem mi?" diye sormak.
Bu yeti gelişmeden, geri kalan her şey eksik kalır. Çünkü fark etmeden değişemeyiz.
Gerçek Problem:
Kendini Bilmeden Dünyayı Yargılamak
Tüm bu zorlukların altında yatan asıl mesele şu: kendini bilmeden dünyayı yargılamak, başkalarını değerlendirmek, kararlar almak.
Eğer öz-yeterliliğimiz yanlış kalibre edilmişse, başkalarından ne beklediğimizi de yanlış kalibre ederiz. Eğer kendi gölgemizi görmüyorsak, onu hep başkalarında görürüz. Eğer "das Man"ın sesini kendi sesimizle karıştırıyorsak, neyi gerçekten istediğimizi bilemeyiz.
Kendini bil demek bu yüzden iki kelimeden fazlasıdır. Bir başlangıç noktasıdır.
Benim için bu oldukça zorlu bir süreçti. Yıllarca kendim hakkında taşıdığım bazı hikâyelerin gerçeği ne kadar yansıttığını sorgulamadım. Bazı kör noktalarımı fark ettim, ama ancak başka insanların tepkileri sayesinde. Bazı düşüncelerimin aslında kalabalığın düşüncesi olduğunu, ancak yalnız kaldığımda anladım.
Bu süreç bitmedi. Muhtemelen bitmeyecek. Ama başlamak bir şeydi.
Yine kendim için hazırladığım bu pratikleri sizinle paylaşmak istiyorum:
1. Kör noktanı ara. Birine ya da bir duruma verdiğim aşırı tepkilere dikkat ediyorum. Güçlü duygusal tepkiler, çoğu zaman kendi içimde henüz çözmediğim bir şeyi işaret ediyor olabiliyor. O tepkiyi bir veri olarak görmeye gayret ediyorum.
2. Zihninin hangi versiyonuyla konuştuğunu fark et. "Ben böyleyim" dediğimde duruyorum. Hangi ben? Bugünkü mü? Eski bir deneyimden kalan mı? Başkalarının söylediği mi? Bu soruyu sormak, bazen cevabından daha değerli olabiliyor.
3. Uçlara kaydığını fark et. Kendimi ya çok iyi ya çok kötü değerlendirdiğimde duruyorum. Gerçek genellikle ortadadır. Ve orta, bulanık görünse de daha dürüsttür.
Kendini bilmek, bir varış noktası değildir. Sürekli devam etmesi gereken bir tutumun adıdır.
Doğruluk aramak zorunda değiliz. Dürüstlük yeterli. Kendine karşı dürüst olmak; ne abartmak ne de küçümsemek, ne gölgeyi inkâr etmek ne de onun esiri olmak.
Sokrates de tam olarak bunu söylüyordu. Bilmediğini bilmek, bilginin kendisidir.
Haftaya yeni yazıda buluşmak dileğiyle.
O zamana kadar sevgiyle kalın.
Kaynakça
(1*) Platon, Sokrates'in Savunması
(2*) Carl Gustav Jung, Dört Arketip
(3*) Martin Heidegger, Varlık ve Zaman
(4*) Jean-Paul Sartre, Varlık ve Hiçlik
(5*) Luft, J. ve Ingham, H. (1955). The Johari Window
(6*) Albert Bandura, Self-Efficacy: The Exercise of Control
(7*) Aaron T. Beck, Cognitive Therapy and the Emotional Disorders
(8*) Herakleitos, Fragmanlar
