Sobaya Dokunmak: Büyümenin Gerçek Bedeli

Çocukken ebeveynlerimiz bize sürekli uyarılar yapar. "Sobaya dokunma, elin yanar." "Oraya gitme, tehlikeli." "Bunu yapma, pişman olursun."

Bunları duyarız. Başımızı sallarız. Ve sonra gidip neyi yapma diyorlarsa onu yaparız. E normal, çocuğuz, öğreneceğiz.

Çünkü söylenen şey öğrenmemiz için yetmez, deneyimlemeden gerçekten ne olacağını bilemeyiz.

Velhasılı kelam, o sobaya dokunulur. Elimiz yanar, hatamızı öğrenir, bir daha dokunmayız. Öğrenmemiz böylece gerçekleşir. Yaptığımız eylem karşısında oluşan tepki, bilgiyi beynimize işler.

Bu kadar basit. Çünkü çocukken her ne kadar bilgisizsek de o bilgiyi edinmek için bir engelimiz yok. 

Küçük bir bebek düşer, ağlar ve kalkar. Neden düştüğünü açıklamaya çalışmaz. Kiminle çatıştığını bahane etmez. Sadece deneyimi yaşar. Egonun olmadığı yerde hata ile sonucu arasında hiçbir şey duramaz çünkü.

Ama biz büyüdükçe egomuz da bizimle birlikte gelişir. Bu kaçınılmaz. Ve bu gelişimle birlikte yeni bir şey ortaya çıkar: Hatadan sorumlu olmamak. 

Çevreye bakarız haksız yere zengin olan, zulmeden, hapse tıkan, ve başına hiçbir şey gelmeyenleri görürüz. Deriz ki alemin enayisi biz miyiz, biz de bir eylem gerçekleştirelim ve bir sonucu olmayıversin.

Başlangıçta bu bir özgürlük gibi hissettirir. "Bu benim hatam değildi" demek, nefes almak gibi bir şeydir. Bize bir hafiflik, savunma, bir çeşit korunma hissi verir.

Ama biz farkında olmadan bu hafiflik bir kapı aralar.

Hatalar önce başkalarından saklanır. Sonra kendimizden. Konuşulmayan hata zamanla yaşanmamış gibi görünür. "Böyle bir şey olmadı" yeterince tekrarlandıktan sonra neredeyse gerçek hale gelir. Ve bu yalnızca bir iç mesele değildir, çevredeki insanlar da bu yanılsamanın içinde hareket etmek zorunda kalır. 

Zamanla hem yaşayan hem de o insanın yanında olmak zorunda kalanlar için hayat bir zindana dönüşür. Duvarları görünmez ama çıkışı da yoktur.

Şimdi şu tuhaf gerçekle karşı karşıyayız: Büyüdükçe ego devreye giriyor. Eylemlerimizin hala sonuçları oluyor ama artık onlardan öğrenmez hale gelebiliyoruz. "Bu benim hatam değildi." "Koşullar farklıydı." "Herkes yanlış anlıyor." "Bir dahaki sefere farklı olacak."

Ve bir dahaki sefere, aynı oluyor. Çünkü sobaya dokunuyoruz ama yanmamış gibi davranıyoruz. Bazen öyle yalanlarımız oluyor ki, çevreyi inandırmakla kalmıyor, kendimiz de ona inanıyoruz.

Bu yazı tam da bu sorunun içine bakmak için: Neden doğrudan deneyimden öğrenmeyi bu kadar zor buluyoruz? Ve bu öğrenmeden kaçınmanın bedeli ne?


Konunun Felsefi ve Bilimsel Arka Planı

Felsefi Perspektif

Her Eylemin Bir Sonucu Var - Fizikten Hayata

Newton'un üçüncü yasası fizikte çok nettir: Her eylem, eşit ve zıt bir reaksiyon doğurur. (1*)

Ama bu yasa sadece fizik için geçerli değil. Hayatta da geçerli.

Yaptığımız her şeyin bir karşılığı var. Söylediğimiz her sözün. Aldığımız her kararın. Bunu kabul etsek de etmesek de.

Stoacılar bunu çok erken fark etmişlerdi. Epiktetos şöyle söylüyor: Seçimlerimiz bizim, sonuçları da bizim. Sorumluluktan kaçmak, sonucu ortadan kaldırmıyor. Sadece onu görmemizi engelliyor. (2*)

Ve tam da burada tehlike başlıyor: Sonuçsuz eylem isteği. "İstediğimi yapayım ama karşılığını ödemeyeyim." Bu istek anlaşılır. Ama her eylemin sonucu, onu görüp görmememizden bağımsız olarak gerçekleşiyor. Görülmeyen sonuçlar kartopu gibi büyüyor. Ve bir gün, çok daha büyük olarak karşımıza çıkıyor.


Freud: Ego'nun Savunma Kalkanı

Freud, insanın rahatsız edici gerçeklerle nasıl başa çıktığını çok iyi inceledi. Buna "savunma mekanizmaları" dedi. (3*)

İnkâr: "Bu olmadı." 

Yansıtma: "Bu benim değil, onun sorunu." Rasyonalizasyon: "Zaten haklı bir sebebim vardı."

Bu mekanizmalar kısa vadede bizi korur. Ego yaralanmaz, kimlik sarsılmaz, rahat kalırız.

Ama uzun vadede ne oluyor?

Aynı sobaya tekrar tekrar dokunuyoruz. Çünkü sonucu görmedik, yok saydık. Öğrenme gerçekleşmedi. Ve ego, her seferinde yeni bir bahane hazırlıyor.

Benim için Freud'un bu fikri şunu gösteriyor: Ego temelli savunma mekanizmaları bizi korumak için değil, büyümekten alıkoymak, olduğumuz yerde saymamız için çalışıyor.

Bu mekanizmalar tam da o yüzden tehlikelidir: bizi aynı noktada dönüp durdururlar ama bunu fark etmemizi de engellerler.


Jung: Gölgeyle Yüzleşmek

Carl Jung, Freud'un görmek istemediğimiz şeyin yok olduğu fikrine itiraz etti. Ona göre inkâr ettiğimiz şey yok olmuyor, gölgede büyüyor. (4*)

"Gölge" dediği şey şu: Kendi içimizde kabul etmek istemediğimiz her şey. Hatalar, zayıflıklar, karanlık dürtüler. Bunları görmezden geldikçe bilinçdışında güçleniyorlar. Ve eninde sonunda (çoğunlukla en beklenmedik anda) karşımıza çıkıyorlar.

Jung'a göre çözüm basit ama cesaret istiyor: Gölgeyle yüzleşmek. Onu görmek. Onu tanımak. Onu entegre etmek.

Burada çok önemli bir şeyin altını çizmek istiyorum: Olumsuzluğa bakmak, olumsuzluk oluşturmak zorunda değil. Kendi hatalarını görmek, onların esiri olmak değil, onların efendisi olmaktır. Karanlığa bakmak bizi karanlığa çekmez. Bakmamak, yok saymak, karanlık değilmiş gibi görmek çeker.


Nietzsche: Uçuruma Bakmak

Nietzsche’nin şu ünlü cümlesini hepimiz duymuşuzdur: "Uçuruma uzun süre bakarsan, uçurum da sana bakar." (5*)

Bu cümle çoğunlukla yanlış anlaşılır. Sanki karanlığa bakma, ona dönüşürsün gibi. Ama Nietzsche'nin söylediği şey aslında şu: Dikkatli ol, ne kadar bakacağını bil.

Bakmak ile düşmek arasında fark var. Farkındalık ile özdeşleşme arasında fark var.

Kendi hatana bakmak seni o hata yapmıyor. Ama o hataya bakmamak, onu tekrar yapma ihtimalini artırıyor. Cesaret gerektiren şey, uçurumun varlığını kabul etmek ve ona (en azından düşmemek için) bakabilmek.


Aristoteles ve Hegel: Eksiklik Büyümenin Temel Şartıdır

Aristoteles'in bir fikri var: Değişim, ancak bir eksiklik olduğunda gerçekleşir. Yoksunluk, dönüşümün önkoşuludur. Dolu bir kaba hiçbir şey eklenemez. (6*)

Hegel bunu diyalektik ile açıklar: Tez, antitez, sentez. Büyüme çelişki sayesinde gerçekleşir, rağmen değil. Konfor alanı bizi besler ama büyütmez. Büyüme, tam da olmayan şeyin, bilinemeyenin, rahatsız edenin içinde gizlidir. (7*)

Geçen yazıda olmayanla barışmaktan bahsettik. Bu yazıda bir adım öteye geçiyoruz: Olmayan şey sadece kabul edilmesi gereken bir şey değil, büyümenin ta kendisi için gerekli olan şey.

Eksikliğini görmek, yetersizliğini ilan etmek değil. Büyüyebileceğin alanı tanımak.


Bilimsel Perspektif

Travma Sonrası Büyüme - Acı Neden Zorunlu Olabilir?

Richard Tedeschi ve Lawrence Calhoun'un araştırmaları çok ilginç bir şey ortaya koyuyor: Ciddi zorluklarla karşılaşan insanlar, karşılaşmayanlara göre çoğu zaman daha derin bir kişisel büyüme yaşıyor. (8*)

Buna "travma sonrası büyüme" deniyor. Acı, doğru işlendiğinde yani görüldüğünde, kabul edildiğinde, üzerinde çalışıldığında gelişimi hızlandırıyor.

Peki "doğru işlemek" ne demek? Tam da bu konuya denk geliyor: Sonuçları görmek. İnkâr etmemek. Ego'nun bahanelerine kapılmamak.


Hormesis - Küçük Dozda Zorluk Güçlendirir

Biyolojide "hormesis" diye bir kavram var: Organizma küçük dozda zararlı bir uyarana maruz kaldığında, kendini o uyarana karşı güçlendiriyor. Aşı mantığı tam da bu. Kas da bu şekilde gelişiyor. (9*)

Psikolojide de aynı şey geçerli. Zorluklardan kaçmak bizi zayıf kılıyor. Onlarla küçük dozda yüzleşmek bizi güçlü kılıyor.

Sobaya dokunup yanmak, bir daha dokunmamayı öğretiyor. Ama sobadan tamamen uzak durmak, onun ne kadar yakıcı olduğunu öğretmiyor. Ve bir gün daha büyük bir ateşle karşılaştığımızda hazırlıksız kalıyoruz.


Carol Dweck: Sabit Zihniyet ve Gelişim Zihniyeti

Carol Dweck'in araştırmaları çok önemli bir ayrım ortaya koyuyor. (10*)

Sabit zihniyet şöyle çalışıyor: "Hata yapmak, yetersiz olduğumu gösterir. O zaman hatayı görmemem, saklamam, inkâr etmem gerekir." Çünkü hata kimliği tehdit ediyor.

Gelişim zihniyeti ise şöyle: "Hata, geri bildirimdir. Nerede büyüyeceğimi gösteriyor." Hata kimliği tehdit etmiyor, aksine büyümeye davet ediyor.

Fark şu: Biri sonuçlardan kaçıyor, diğeri sonuçları okuyor, anlıyor, tekrar yaşamamak için bir şeyler yapıyor.


Bilişsel Çelişki - Rahatsız Edici Gerçekle Nasıl Başa Çıkıyoruz?

Leon Festinger'ın bilişsel çelişki teorisi şunu söylüyor: İnsan, kendi hakkındaki olumsuz bir gerçekle yüzleştiğinde iç bir gerilim oluşuyor. Bu gerilimi azaltmak için iki yol var. (11*)

Birinci yol: Gerçeği değiştir. Yani öğren. "Bu benim hatamdı. Bir dahaki sefere farklı yapacağım."

İkinci yol: Gerçeği inkâr et. "Bu benim hatam değildi. Koşullar farklıydı."

İkinci yol kısa vadede daha kolay. Ama uzun vadede aynı hatayı tekrar yapmaya zemin hazırlıyor. Ve her tekrarda, ego o inkârı biraz daha pekiştiriyor.

Not: Burada yaptığımızı bildiğimiz hatalardan kaynaklı konulara değiniyorum. Tabii ki bizim hatamız olmayan ve başımıza gelen kötü şeyler de olabilir ancak o başka yazının konusu.


Gerçek Problem

Körelme - Büyümeyi Bırakan İnsan

Yanlışlarını görmeyen, sonuçlarından kaçan, gölgesine bakmayan insan zamanla körelir.

Körelme bir anda olmuyor. Her kaçınmayla, her inkârla, her "bu benim hatam değildi" ile biraz daha katılaşıyor. Aynı döngüde dönüyor. Aynı insanlarla aynı sorunları yaşıyor. Aynı hataları farklı kostümlerle tekrarlıyor.

Ve en acı tarafı şu: Bu görülmüyor bile. Çünkü ego çok iyi iş çıkarıyor. Her seferinde geçerli bir bahane buluyor, suçu dışarıya atıyor.

Büyüme şu döngüyle oluyor: 

Eylem sonuca, sonucu görmek öğrenmeye ve bu da büyümeye, gelişmeye yol açıyor.

Körelme ise şu döngüyle: 

Eylem yine sonuca sebep olurken sonuçları inkâr etmek aynı eylemi tekrarlamaya ve bu da katılaşmaya yol açıyor.

İkisi arasındaki tek fark: Sonuca bakmayı göze almak.


Çözüm Önerileri

Hatalarından Öğrenenler Nasıl Düşünür?

Yine kendim için hazırladığım bu pratikleri sizinle paylaşmak istiyorum:

"Reaksiyon Günlüğü" - Eylemlerin Geri Bildirimini Okumak

Her önemli kararın ya da eylemin ardından şu soruları soruyorum:

Ne oldu? Beklediğim şey mi oldu? Bu sonuçta benim katkım ne kadardı? Başkasının katkısı ne kadardı? Bir dahaki sefere neyi farklı yapardım?

Bu soruları dürüstçe sormak, sobadan öğrenen çocuğun yaptığı şeyin büyük yaştaki karşılığı. Reaksiyonu okumak. Ondan bir şey çıkarmak.


Gölgeyle Tanışmak

Jung'dan ilham alarak şunu deniyorum: Başkalarında en çok rahatsız olduğum özellikler neler?

Bu sorunun cevabı çoğu zaman kendi gölgemde bir şeyleri gösteriyor. Başkasında gördüğüm ve beni rahatsız eden şey, kendi içimde kabul etmek istemediğim bir şeyin yansıması olabiliyor.

Bu farkındalık rahatsız edici. Ama tam da o rahatsızlık, büyüme alanını gösteriyor.


"Bu Benim Reaksiyonum mu?" Sorusu

Hayatımda tekrar eden örüntüler var mı diye soruyorum kendime. Sürekli aynı türde insanlarla aynı türde sorunlar mı yaşıyorum? Aynı hayal kırıklığı mı tekrar ediyor?

Bu örüntüde benim payım ne?

Bu soruyu sormak kendimi suçlamak için değil. Öğrenmek için. Döngüyü kırmak için.


Eksikliği Envanterlemek

Zaman zaman şu soruları yazıyorum:

Neyi bilmiyorum? Nerede büyüme alanım var? Hangi konuda kendimi hâlâ eksik hissediyorum?

Bu sorular rahatsız edici. Ama Aristoteles haklı: Dolu bir kaba hiçbir şey eklenemez. Eksikliği görmek, büyüyebileceğim alanı açmak demek.


Sonuç ve Okuyucuya Mesaj

Çocukken sobaya dokunuruz ve yanınca yapmamamız gerekeni öğreniriz.

Çünkü yaptığımız şeyi biliriz, sonucunu görürüz ve tekrar aynı hatayı yapmamak için bunu görmezden gelmez ya da saklamaz, olduğu gibi kabul eder ve öğreniriz.

Elimiz yanar. Canımız acır. Ve o acı, bilgiyi doğrudan zihnimize yazar.

Büyüdükçe ilginç bir şey oluyor:

Eylemlerimiz hâlâ sonuçlar doğuruyor ama biz o sonuçları görmemek için çok daha yaratıcı hâle geliyoruz.

Bazen bahaneler üretiyoruz.

Bazen suçu dışarıda arıyoruz.

Bazen de hiç olmamış gibi davranıyoruz.

Ama hayatın garip bir özelliği var:

Sonuçlar ortadan kalkmıyor.

Görmezden gelsek de, ertelesek de, inkâr etsek de bir yerde duruyor.

Ve çoğu zaman aynı ders, farklı bir kılıkta tekrar karşımıza çıkıyor.

Belki büyümek dediğimiz şey aslında çok karmaşık bir süreç değildir.

Belki de mesele yalnızca şudur:

Hayatın verdiği geri bildirimi okumayı öğrenmek.

Ne zaman bir şey tekrar ediyorsa, ne zaman aynı hayal kırıklığı yeniden ortaya çıkıyorsa, ne zaman kendimizi aynı döngünün içinde buluyorsak…

Orada genellikle bir reaksiyon vardır.

Ve o reaksiyon bize bir şey söylemeye çalışıyordur.

Sobaya dokunmak büyümenin bedeli değildir.

Sobaya dokunup hiçbir şey olmamış gibi davranmak asıl bedeli doğurur.

Çünkü öğrenilmeyen ders kaybolmaz.

Sadece daha sonra tekrar gelir.

Belki de bu yüzden asıl cesaret hata yapmamakta değil, hata yaptığımızda oluşan sonuca bakabilmektedir.

Orada çoğu zaman büyümemizin yolu gizlidir.

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.

O zamana kadar sevgiyle kalın.


Kaynakça ve İlham Alınan Metinler

  1. Newton, I. — Philosophiae Naturalis Principia Mathematica (Üçüncü hareket yasası)
  2. Epiktetos — Enchiridion (El Kitabı)
  3. Freud, S. — Ego ve İd (Savunma mekanizmaları)
  4. Jung, C.G. — Dört Arketip (Gölge kavramı)
  5. Nietzsche, F. — İyinin ve Kötünün Ötesinde
  6. Aristoteles — Fizik (Yoksunluk ve değişim teorisi)
  7. Hegel, G.W.F. — Tinin Fenomenolojisi (Diyalektik)
  8. Tedeschi, R.G. & Calhoun, L.G. (1996) — Posttraumatic Growth: Conceptual Foundations and Empirical Evidence
  9. Calabrese, E.J. (2008) — Hormesis: Why it is Important to Toxicology and Toxicologists
  10. Dweck, C. — Mindset: The New Psychology of Success
  11. Festinger, L. (1957) — A Theory of Cognitive Dissonance
Başarıyla abone oldunuz: Cenk Ebret Personal Website
Harika! Ardından, tüm premium içeriğe tam erişim için ödemeyi tamamlayın.
Hata! Kayıt olunamadı. Geçersiz bağlantı.
Tekrar hoş geldiniz! Başarıyla giriş yaptınız.
Hata! Giriş yapılamadı. Lütfen tekrar deneyin.
Başarılı! Hesabınız tamamen etkinleştirildi, artık tüm içeriğe erişiminiz var.
Hata! Stripe ödemesi başarısız oldu.
Başarılı! Fatura bilgileriniz güncellendi.
Hata! Fatura bilgisi güncellemesi başarısız oldu.