Bu yazıya biraz Adamlar isimli müzik grubuna övgü ile başlamak istedim, şarkıları müzikal olduğu kadar felsefi ve anlamsal olarak da gayet derinlikli. Her şarkısı için bir yazı yazılabilir gibi. Bu övgüyü burada bırakıp, sizler bu yazıyı okurken arka planda çalsın diye bir şarkılarını da bırakayım:
Şarkı ile yazı ne alaka diyecek olursanız, sözlerine bakınca şu cümlenin dönüp durduğunu görüyoruz: "Ben kimim, anlarsan söyle." Sonra bir yerde şöyle diyor: "Siyah, beyaz, düz, yamuk, Ahmet, Mehmet kimim ben?"
Ve bence en can alıcı yer şurası: "Çok eşyalı odalarda huzuru bekliyoruz, elimizde tasmalar, karşılıklı sallıyoruz."
Bu satırları ilk duyduğumda uzun süre üzerinde düşündüm. Çünkü etrafımda gördüğüm çoğu şeyi tek cümlede anlatıyordu.
Geçenlerde bir tanıdığım işten çıkarıldı. Uzun yıllardır aynı şirketteydi, iyi bir pozisyondaydı. Konuştuğumuzda söylediği cümle aklımdan çıkmadı: "Ben artık bir hiçim."
İşini kaybetmişti. Hayat bu, bazen olur böyle şeyler. Ama arkadaşımın söylediği bundan çok daha ağır bir şeydi. İşini kaybettiğini es geçmiş, durumu karakteriyle eşleştirmiş ve karakterinin büyük bir darbe aldığını, artık değersiz olduğunu söylüyordu.
O gün şunu düşünmeye başladım: acaba çoğumuz karakterimizi mi inşa ediyoruz, yoksa sadece topladığımız rozetleri karakterimiz mi sanıyoruz?
Şöyle bir düşünelim, bize hayatımız boyunca ne öğretildi?
Okulunu bitir. İyi bir üniversiteye gir. İş bul. Yüksel. Ev al, araba al. Evlen, çocuk yap.
Yani hep edinmek öğretildi. Bir şeye sahip olmak, bir yere gelmek, bir unvan almak.
Ama "nasıl biri olmak istiyorsun?" sorusunu bize kimse sormadı. Karakter denen şeyin kendiliğinden oluşacağını sandık. Sanki yaşadıkça bir yerlerde birikiyormuş gibi.
Oysa bence karakter kendiliğinden oluşmuyor. İnşa edilmesi gereken bir şey. Ve inşa etmiyorsak, boşluğu bir şey dolduruyor.
O boşluğu dolduran şey de genelde işimiz, maddi varlıklarımız ya da tutunduğumuz bir ideoloji gibi rozetler oluyor.
Rozet derken şunları kastediyorum: Büyük şirkette müdür olmak. İyi bir üniversiteden mezun olmak. Porsche kullanmak. Gitar çalmak. Bir ideolojinin mensubu olmak. Bir takımı tutmak. Bir mahalleden gelmek.
Bunların hiçbiri kötü değil, yanlış anlaşılmasın. Ben de gitar çalmaya çalışıyorum ve bundan keyif alıyorum. Mesele bunlara sahip olmak değil.
Mesele bunları karakter sanmak.
Çünkü bunların hepsi edinilen şeyler. Ve edinilen her şey elden gidebilir.
Psikolog William James 1890'da bu konuda çok net bir şey yazmış. Ona göre insanın benliği, "benim" diyebildiği her şeyin toplamıdır. Bedeni, giysileri, evi, eşi, çocukları, itibarı, işi, arazileri, atları. Ve bu şeylerden biri elinden gittiğinde, insan gerçekten bir parçasının öldüğünü hisseder. (1*)
James bunu bir eleştiri olarak yazmamış aslında, sadece durumu tespit etmiş. Ama tespitin kendisi bile bir uyarı gibi duruyor.
Erich Fromm bu meseleyi bir adım öteye taşımış.
"Sahip Olmak ya da Olmak" kitabında iki temel varoluş biçimi tarif ediyor. Biri sahip olduklarınla var olmak, diğeri sahip olduklarından bağımsız var olmak. (2*)
Sahip olduklarımız ile var oluşumuzu adlandırdığımızda kimliğimiz sahip olduklarımızdan oluşuyor. Ne kadar çok şeyimiz varsa o kadar varız. Ama bu var oluşun içinde sürekli bir korku da var: kaybetme korkusu. Çünkü varlığımız o şeylere bağlıysa, onları kaybetmek varlığımızı kaybetmek anlamına gelir.
Sahip olduklarımızdan bağımsız bir şekilde var olmak ise kimliğimiz yaptıklarımızdan, ilişkilerimizden, nasıl davrandığımızdan oluşuyor. Burada kaybetme korkusu çok daha az, çünkü kimse senin davranma biçimini elinden alamıyor.
Fromm'un sorduğu soru şu: sahip olduklarım benim varlığımı oluşturuyorsa, onları kaybettiğimde ben kimim?
Adamlar'ın sorduğu soruyla neredeyse aynı soru bu.
Peki neden bu kadar çok insan sorgulamadan bir kimliği var oluşu ile eşleştiriyor?
Psikolog James Marcia, Erikson'un kimlik üzerine çalışmalarını geliştirerek insanların kimlik oluşturma biçimlerini incelemiş. Tarif ettiği hallerden biri özellikle dikkat çekici. "Kimlik ipoteği" diye isimlendirdiği bir durum var. (3*)
Bu halde kişi bir kimliğe sımsıkı bağlanmış. Ne yaptığından, kim olduğundan, neye inandığından çok emin. Ama bu bağlanmanın öncesinde hiçbir arayış, hiçbir sorgulama yok. Ailesinin, çevresinin, mesleğinin ona verdiği kimliği olduğu gibi almış ve üstüne bir kıyafet gibi giymiş.
Dışarıdan bakınca çok net, çok kararlı bir insanmış gibi görünüyor. Hatta gıpta ediyoruz bazen, "adamın kafası ne kadar net" diyoruz.
Ama o netlik kırılgan. Çünkü altında bir temel yok, sadece devralınmış bir kalıp var. Ve sorgulanmamış kimlik, sarsıldığında kolayca kırılıveriyor.
Sarsıldığında ne oluyor peki?
İşten çıkarılıyorsun. Boşanıyorsun. Hastalanıp yıllardır yaptığın şeyi artık yapamaz hale geliyorsun. Emekli oluyorsun ve bir sabah uyandığında gidecek bir yerin olmadığını fark ediyorsun.
Ve insan "işimi kaybettim" demiyor. "Ben bittim" diyor.
Çünkü gerçekten öyle hissediyor. Kimliğim bu dediği şey neyse ve o şey elinden gittiyse, geriye hiçbir şey kalmıyor gibi geliyor.
Bu çöküş bazen insanı en dip noktaya kadar götürebiliyor, ve bunun örneklerini hepimiz duyduk. Buradaki asıl mesele kaybedilen şeyin kendisi değil bence. Altında duracak bir zemin olmaması.
O zaman şunu sormamız lazım: karakter nasıl inşa edilir?
Bence ilk fark edilmesi gereken şey şu ki: kimliğimize işlediğimiz rozetler çoğunlukla dışarıdan gelen şeyler, ama karakter içeriden kurulması elzem olan bir şey.
Ve inşa etmek dediğimiz şey aslında üç şeyden oluşuyor: bilinçli seçim, tekrar ve zaman.
Karakter "ne yaptığın" değil, "nasıl yaptığın". Kimse görmezken nasıl davrandığın. Zor olduğunda neyi seçtiğin. Kaybettiğinde nasıl kaybettiğin. Haklıyken bile geri adım atabilip atamadığın.
Bunların hiçbiri bir unvan değil. Hiçbiri kartvizite yazılmıyor. Ama hepsi senin.
Ve en önemlisi: rozetin elinden alınabilir, karakterin alınamaz.
Burada çok sevdiğim bir hikâye var, anlatmadan geçmeyeyim, muhtemelen siz de duymuşsunuzdur.
Aziz Nesin'in soyadını neden seçtiği konusu. Farklı farklı anlatılan hikayeler var bu konuda ama en yaygın olanı şöyle: "Nesin" soyadını, kendine sürekli "sen nesin?" diye sorabilmek için almış. Yani adamın soyadı, ömür boyu taşıdığı bir soru işareti.
Bir düşünün. Çoğumuz kimlik sorusunu bir kere cevaplayıp kapatmaya çalışıyoruz. "Ben şuyum" deyip rahatlıyoruz. Aziz Nesin ise o soruyu kapatmamak için adını bile ona göre seçmiş.
Bence karakter inşasının özü tam da burada. Bir kere cevap bulup her soruya onu yapıştırmak değil. Soruyu açık tutabilmek.
Marcia'nın "kimlik ipoteği" dediği hal, soruyu erkenden kapatmak. Aziz Nesin ise soruyu her sabah yeniden açmayı seçmiş.
Yine kendim için hazırladığım bu pratikleri sizinle paylaşmak istiyorum:
Kendini birine tanıtırken kurduğun ilk cümleyi bir yaz. İçinde kaç tane rozet var, kaç tane sen var?
Sahip olduklarından birinin elinden gittiğini düşün. İşin, unvanın, bir yeteneğin. Geriye ne kalıyor?
"Ben ... biriyim" cümlesini beş kez tamamla. Kaçı bir sıfat, kaçı bir davranış?
Bu hafta kimse görmezken yaptığın bir şeyi fark et. Karakter genelde orada saklanıyor.
Sana verilmiş kimliklerden birini seç ve sor: bunu ben mi seçtim, yoksa devraldığım bir kimlik mi?
Ara ara kendine "sen nesin?" diye sor. Cevabı bulmak zorunda değilsin, sormak zaten yeterli.
Bunu yazarken kendi hayatımdan bir şey geldi aklıma.
Hollanda'ya taşındığımda bir anda birçok şeyi aynı anda kaybettim. Mesleki tanınırlığımı, çevremi, rahat konuştuğum dili, "kim olduğumu" anlatan bütün kısayolları. Burada kimse benim ne yaptığımı, nereden geldiğimi bilmiyordu.
Başta çok zorlandım. Sanki küçülmüşüm gibi hissettim.
Ama şimdi geriye dönüp bakınca, o dönemin bana en çok öğreten dönem olduğunu görüyorum. Çünkü rozetler gidince geriye ne kaldığını görmek zorunda kaldım.
Ve fark ettim ki bir şeyler kalmış. Az ama sağlam.
Sana da sormak istiyorum: Bugün sahip olduğun her şey elinden gitse, geriye kalan kişiyle tanışmak ister miydin?
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. O zamana kadar sevgiyle kalın.
(1*) William James, The Principles of Psychology (1890)
(2*) Erich Fromm, Sahip Olmak ya da Olmak (1976)
(3*) James E. Marcia, "Development and Validation of Ego-Identity Status" (1966)
