Ya Dışındasındır Çemberin, Ya da İçinde Yer Alacaksın

Geçen gün Twitter’da dolaşırken bir habere denk geldim. Ülkenin birinde bir grup insan sokağa çıkmış, hükümeti protesto ediyor, polis de protestoculara sert bir şekilde müdahale etmiş. Haberi okurken canım sıkıldı, kendi kendime, "Böyle haksızlık mı olur, insanlar haklarını savunamayacak mı artık?" diye sorarken buldum kendimi.

Sonra aynı gün algoritma gördü ya tıklıyorum böyle haberlere, hemen beni etiketlemiş sağ olsun. Başka bir ülkede neredeyse birebir aynı durumla ilgili bir haber çıkardı karşıma. Bu neymiş diye tıkladım. Benzer şekilde insanlar sokakta, kalabalıklar, protesto ediyorlar, polis de benzer biçimde müdahale ediyor. Yaşanan ülkeye baktım, buradan isim verip de kimseyi rencide etmek de istemem. Biraz duraksadım, "aman, orada zaten işler karışık" diye düşündüm, geçtim.

Sonra durup biraz kendimden utandım. Ne oldu ki yani? Ne değişti? İlk ülkedekiler insan da öbür ülkedekiler değil mi diye bir de ayıpladım kendimi.

Sonuçta olay aynı, değişen tek şey, kimin yaptığıydı. Bu da beni bu yazıyı yazmaya itti.


Bu yazıya derinlemesine girmeden önce kısa bir şey söylemem lazım.

Artık hepimiz kendi fikrimizi onaylayan bir akışın içinde yaşıyoruz. Neyi beğeniyorsak onun daha fazlası geliyor önümüze. Hangi partiyi destekliyorsak onun haberleri, hangi görüşü savunuyorsak ya da hangi takımı tutuyorsak onu güçlendiren yorumlar.

Bunun bilgiye erişimi daralttığını biliyoruz, bunu daha önce de yazmıştım. Ama son zamanlarda farklı bir aydınlanma yaşadım. Bu daralma sadece eriştiğimiz bilgileri etkilemiyor. Ahlaki yargımızı da etkiliyor.

Yani mesele "yanlış bilgi alıyoruz" meselesi değil sadece. Mesele, neyin iyi neyin kötü olduğuna karar verme biçimimizin çağın değişimine ayak uyduracağız derken bozulmaya başlaması.


Burada bir parantez açmak istiyorum, çünkü üstüne sık düşündüğüm bir şey.

Beynin çalışma prensibi aşağı yukarı belli. Tekrar tekrar kullandığımız yollar güçleniyor, kullanmadıklarımız da zayıflıyor ve zamanla budanıyor, hatta yok oluyor. Buna sinaptik budama deniyor. Çocuklukta mesela kritik dönemler var, o pencereler kapandıktan sonra bazı bağların telafisi gerçekten mümkün olmuyor.

Şimdi bunu düşünce dünyamıza uyarlayalım.

Sadece kendi görüşümüzün aynısı görüşleri duyarsak, karşı argümanı işleyen kaslarımızı hiç kullanmıyoruz demektir. Bunun beynimizi fiziksel olarak küçülttüğüne dair elimde bir kanıt yok, öyle bir iddiada bulunmayayım. Ama bildiğimiz bir şey var ki kullanılmayan yetenek zamanla körelir.

Ve karşı tarafı anlayabilmek de bir yetenek.

Nietzsche'nin çok bilinen bir cümlesi var: uçuruma uzun süre bakarsan, uçurum da sana bakmaya başlar. Bence bu cümle bugün için de geçerli. Uzun süre tek bir yöne bakarsak, o yön zamanla bizim bakışımızı da şekillendiriyor.


Peki bu daralma ahlaki yargılarımızı tam olarak nasıl bozuyor?

Benim tespit edebildiğim bozulmalardan biri şu ki bir kişiyi ya da grubu tümüyle iyi, tümüyle kötü sanmaya başlıyoruz. Galatasaraylıysak Fenerbahçe çok kötü ve tersi için de aynısı geçerli. Biz neysek hep öbürü tü kaka, bizim hiç kötü yanımız olamaz, kötülük hep diğer tarafla ilgilidir gibi bir bakış açısı oluşmaya başladı insanlarda. Her ne kadar ne var bunda diye bakılsa da olay daha derin, bu durum sadece karşı tarafa zarar veriyor gibi görünse de aslında önce bize zarar veriyor ve haberimiz bile olmuyor.

Psikolog Edward Thorndike 1920'de ilginç bir şey fark etmiş. Subaylardan askerlerini değerlendirmelerini istemiş. Sonuçlara baktığında görmüş ki, bir subay askerinin tek bir özelliğini beğendiğinde (mesela duruşunu, dış görünüşünü) o askerin zekâsını, liderliğini, sadakatini de yüksek puanlıyor. Tek bir olumlu özellik, değerlendirmenin tamamına yayılıyor. Buna "hâle etkisi" adını vermiş. (1*)

Bugün bunu her yerde görüyoruz.

Sevdiğimiz siyasetçi yanlış bir şey yaparsa "mutlaka bir bildiği vardır" diyoruz. Sevmediğimiz kişi doğru bir şey yaparsa "kesin bir işler çeviriyor" diyoruz. Aynı davranış, kimin yaptığına göre başka anlam kazanıyor.

Yani kişiyi değil, etiketi değerlendiriyoruz. Ve etiket bir kere yapıştıktan sonra, o kişinin ne yaptığı çok da önemli olmuyor.


İkinci mesele daha da enteresan. Bu etiketleri oluşturmak için aslında gerçek bir sebebe bile ihtiyacımız yok.

Sosyal psikolog Henri Tajfel 1970'lerde bir deney yapmış. İnsanları tamamen rastgele iki gruba ayırmış. Kriter anlamsız, mesela bir tabloda kaç nokta gördüklerini tahmin etmeleri gibi. Aralarında hiçbir ortak geçmiş yok, tanışmıyorlar bile.

Sonra bu insanlardan başkalarına puan dağıtmalarını istemiş. Ve şunu görmüş: insanlar hiç tanımadıkları kendi grup üyelerini kayırmaya, diğer gruptakileri ise cezalandırmaya başlamış. Hatta bazıları kendi grubunun kazancını azaltmak pahasına, diğer grupla arasındaki farkı açmayı tercih etmiş. (2*)

Ortada hiçbir gerçek çıkar yokken. Hiçbir tarih, hiçbir husumet yokken.

Bu bana şunu düşündürüyor: "biz ve onlar" ayrımı için bir sebebe ihtiyacımız yok. Bir etiket yeterli. Ve bugün etiket bulmakta hiç zorlanmıyoruz.


Şimdi asıl söylemek istediğim yere geliyorum.

Yuval Noah Harari'nin "Sapiens" kitabında çok sevdiğim bir tez var. Ona göre insanı diğer canlılardan ayıran asıl şey zekâsı ya da alet kullanması değil, birlikte kurgulara inanabilmesi. (3*)

Para, sınır, bayrak, şirket, millet, hukuk... Bunların hiçbiri doğada yok. Bir maymuna banknot uzatsan bakmaz bile. Hepsi hikâye. Ama milyonlarca insan aynı hikâyeye aynı anda inandığı için işleyen sistemlerden ibaretler. Ve işlediği için de zamanla gerçekmiş gibi hissettiriyorlar.

Buraya kadar bir sorun yok. Bu hikâyeler olmadan bu kadar büyük topluluklar halinde yaşayamazdık zaten. Bunlar araç.

Sorunun başladığı yer şurası: bu hikâyeler zamanla sadece işleri düzenleyen araçlar olmaktan çıkıp, iyiyi ve kötüyü belirleyen ölçütler haline geliyor.

Aynı insan, bir sınırın bu tarafında doğduğu için "bizden", öbür tarafında doğduğu için "onlardan" oluyor.

Aynı acı, bayrağın rengine göre ya trajedi ya sıradan bir haber oluyor.

Aynı davranış, kimin yaptığına göre ya cesaret ya suç sayılıyor.

Oysa bunlar bizim uydurduğumuz hikâyelerdi. Yaşamı kolaylaştırmak için. Ahlakın ölçüsü olmamaları gerekiyordu.

Bir çocuk öldüğünde acının ölçüsü, o çocuğun hangi bayrağın altında doğduğu olamaz. Ama pratikte oluyor. Ve en kötüsü, bunu yaparken kendimizi kötü hissetmiyoruz bile. Çünkü hikâye bize bunun normal olduğunu söylüyor.


Peki çıkış yolu ne? Bence her şeye "eh işte, herkes biraz haklı" demek değil. O da başka bir tür körlük.

Filozof Isaiah Berlin'in "değer çoğulculuğu" dediği bir fikir var. Ona göre gerçekten iyi olan değerler bile birbiriyle çatışabilir. (4*)

Özgürlük ile eşitlik mesela. İkisi de iyi. Ama birini sonuna kadar götürürsen diğerinden vermek zorunda kalıyorsun. Adalet ile merhamet de öyle. Güvenlik ile mahremiyet de.

Berlin'e göre bu bir eksiklik ya da çözülmesi gereken bir problem değil. Hayatın yapısı bu. Ve olgunluk, bu çatışmayı kabul edip aralarında bilinçli seçim yapabilmek.

Yani gri alan bir kararsızlık hali değil. Gerçekliğin kendisi zaten gri. Siyah beyaz olan, bizim ona bakışımız.


Bunu yazarken kendi hayatımdan bir şey fark ettim.

On yıldır iki ülke arasında yaşıyorum. Ve şimdi şimdi görüyorum ki bu bana istemeden de olsa bir şey öğretmiş. Aynı olayı iki farklı yerden okuyabiliyorum. Bir haberi Türkiye'den bakınca başka görüyorum, buradan bakınca başka.

Başta bu bana rahatsızlık veriyordu. Sanki bir yere ait olamıyormuşum gibi. Ama sonra fark ettim ki bu bir kayıp değil, bir imkân. Çünkü iki pencereden bakabilen biri, tek pencereden bakanın göremediği bir şeyi görebiliyor: pencerenin kendisini.

Ve galiba asıl mesele bu. Sadece ne gördüğümüz değil, nereden baktığımızı da fark edebilmek.


Yine kendim için hazırladığım bu pratikleri sizinle paylaşmak istiyorum:

Bugün okuduğun, tarafı olduğun bir haberi al ve kendine sor: aynı şeyi "karşı taraf" yapsaydı ne hissederdim?

Sevdiğin birinin yaptığı bir yanlışı savunduğun bir anı hatırla. Onu savunurken hangi cümleyi kurmuştun?

Bir kişi hakkında "iyi" ya da "kötü" dediğinde, bu yargıyı hangi tek özellikten çıkardığını bulmaya çalış.

"Bizden" dediğin grubun tanımını bir yaz. Bu tanımı sen mi seçtin, yoksa sana mı verildi?

Aynı anda doğru olan ama birbiriyle çatışan iki değer bul. İkisini de savunmayı dene, hangisini seçeceğine sonra karar ver.

Katılmadığın bir görüşü savunan birini bilerek takip et. Çürütmek için değil, nasıl düşündüğünü anlamak için.


Sana da sormak istiyorum: Son "kötü" dediğin insanı bir düşün. Onu kötü yapan gerçekten yaptığı şey miydi, yoksa hangi tarafta durduğu mu?

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. O zamana kadar sevgiyle kalın.


(1*) Edward L. Thorndike, "A Constant Error in Psychological Ratings" (1920)
(2*) Henri Tajfel, "Experiments in Intergroup Discrimination" (1970)
(3*) Yuval Noah Harari, Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens (2011)
(4*) Isaiah Berlin, The Crooked Timber of Humanity (1990)

Başarıyla abone oldunuz: Cenk Ebret Personal Website
Harika! Ardından, tüm premium içeriğe tam erişim için ödemeyi tamamlayın.
Hata! Kayıt olunamadı. Geçersiz bağlantı.
Tekrar hoş geldiniz! Başarıyla giriş yaptınız.
Hata! Giriş yapılamadı. Lütfen tekrar deneyin.
Başarılı! Hesabınız tamamen etkinleştirildi, artık tüm içeriğe erişiminiz var.
Hata! Stripe ödemesi başarısız oldu.
Başarılı! Fatura bilgileriniz güncellendi.
Hata! Fatura bilgisi güncellemesi başarısız oldu.