Uzun zamandır kafamda dönüp duran bir fikir vardı, birkaç arkadaşla ve yakınlarımla da bu konuda konuşmuşluğum var. Ne zamandır bir yazımda bu konuyu sizlerle de paylaşmayı düşünüyordum, sanırım zamanı geldi. Bu yazıda hem konuyu paylaşmak hem de biraz irdelemek, tabiri caizse kendi fikrimi yanlışlamaya çalışmak istiyorum.
Çünkü dürüst olmak gerekirse doğru olup olmadığından kendim de emin değilim. Kulağa mantıklı geliyor, ama kulağa mantıklı gelen her şey bazen mantıklı olmayabiliyor. O yüzden önce fikri anlatacağım, sonra felsefi ve bilimsel tarafına bakacağım, sonra da fikre geri dönüp hâlâ ayakta duruyor mu göreceğiz.
Baştan söyleyeyim, yazının sonunda fikrim tam olarak aynı kalmadı.
Fikir özetle şu: insanlar hayatları boyunca belli zamanlarda bazı noktalara bazı çapalar atıyor. Sonra da ömrünü o çapaların etrafında dönerek geçiyor. Ama işin tuhaf tarafı şu ki çoğu zaman çapanın nerede olduğunu bilmiyor. Hatta bir çapası olduğunun bile farkında olamayabiliyor.
Pervane gibi etrafında dönüp duruyor ama merkezindeki çapadan hiç haberdar olmuyor.
En kolay anlaşılan türü acıyla atılan çapa.
Diyelim ki bir çocuk, yanlış cevap verdiğinde öğretmeninden fiziksel şiddet görüyor. O an bir çapa atılıyor.
Yıllar geçiyor. Çocuk büyüyor, meslek sahibi oluyor, hayatını kuruyor. Ama her toplantıda bir şey sunacağı zaman içinde açıklayamadığı bir gerginlik oluyor. Eli ayağı titriyor, sesi değişiyor.
Bunu kendine nasıl açıklıyor? “Ben heyecanlı biriyim.” “Kalabalık beni geriyor.” “Sunum yapmayı sevmem.”
Oysa çapa orada duruyor ve o kişi otuz yıldır onun etrafında dönüyor. Ama o noktaya hiç dokunmuyor, çünkü dokunmak acıtır.
Şimdi işin benim için daha da ilginç olan kısmına geliyorum.
Çapalar kötü olaylarla atılmak zorunda değil.
Diyelim ki bir çocuk bir gün bir şey yapıyor ve herkes onu övüyor. Aferin diyorlar, ne akıllı çocuk diyorlar, yüzü gülüyor.
İşte orada da bir çapa atılıyor.
Yıllar sonra o kişi hâlâ aynı şeyin peşinde. Aynı tür övgüyü arıyor, aynı tür onayı bekliyor. Bazen o kadar abartıyor ki çevresindeki herkes bunu görüyor, bir tek kendisi göremiyor.
Ve burada kritik bir şey var: bu çapa bir travma değil. Güzel bir anıydı. Kimse ona kötülük etmedi.
Ama işlevi tamamen aynı. Aynı şekilde tutuyor, aynı şekilde etrafında döndürüyor, aynı şekilde görünmez.
Bence bu, meselenin en gözden kaçan tarafı. Kötü anılarımızı sorguluyoruz ama iyi olanları sorgulamıyoruz. Çünkü iyi hissettiriyorlar.
Bir de üçüncü bir tür var, onu da kendi üzerimden anlatayım.
Yaklaşık iki yıldır her pazar blog yazısı yayınlıyorum. Bunu kimse benden istemedi. Bir travma sonucu başlamadım, çocukluğumdan gelen bir şey de değil. Oturdum, karar verdim, yapıyorum.
Ama bir pazar yayınlayamayacak gibi olduğumda içimde bir gerginlik oluşuyor. Yazı hazır değilse huzursuz oluyorum, “bu hafta atlasam mı” diye düşünürken bile bir rahatsızlık duyuyorum.
Demek ki çapa illa çocuklukta atılmıyor. Yetişkin olarak da atıyoruz, hem de bilerek ve isteyerek.
Fikrim buraya kadar böyle. Şimdi biraz da bunun gerçekten böyle olup olmadığına bakalım.
Önce bilimsel tarafa bakalım, çünkü çapa dediğim şeyin fiziksel bir karşılığı var mı, orası önemli.
Nörobilimin en bilinen ilkelerinden biri Donald Hebb’e ait: birlikte ateşlenen nöronlar birbirine bağlanır. (1*)
Yani bir deneyim ne kadar güçlü yaşanırsa ve ne kadar tekrarlanırsa, beyinde o kadar derin bir yol açılıyor. Sonra benzer bir durum geldiğinde beyin en kolay o yolu kullanıyor, çünkü yol zaten açık.
Bu bana şunu düşündürdü: çapa aslında sadece bir metafor değilmiş. Gerçekten bir yer kaplıyor.
Sunum yaparken titreyen adamın beyni bir karar vermiyor. Yol zaten açık, araba oradan gidiyor.
Peki övgü çapası neden bu kadar güçlü?
Davranışçı psikolojinin kurucularından B. F. Skinner’ın pekiştirme üzerine çalışmaları buraya çok iyi oturuyor. (2*)
Skinner’ın bulgularından biri şu: ödüllendirilen davranış tekrarlanıyor. Buraya kadar tamam, hepimiz biliyoruz.
Ama asıl ilginç olan şu: en güçlü pekiştirme düzenli olan değil, düzensiz olan. Yani her seferinde ödül gelirse davranış o kadar inatçı olmuyor. Bazen gelip bazen gelmezse, işte o zaman insan bırakamıyor.
Kumar makineleri bu prensiple çalışıyor. Ve bir çocuğun aldığı övgü de tam olarak böyledir. Bazen övülür, bazen kimse fark etmez.
Yani övgü çapası, acı çapasından daha zayıf değil. Belki daha güçlü.
Şimdi felsefi tarafa geçelim, çünkü burada işler benim için biraz değişti.
İngiliz psikiyatrist John Bowlby’nin bağlanma kuramı diye bir çalışması var. (3*) Çocuğun bakım verenle kurduğu bağı inceliyor.
Bulduğu şey şu: güvenli bir dayanağı olan çocuk, daha uzağa gidiyor.
Dikkat edin, sezgilerimize ters bu. Bağlı olan çocuğun daha az uzaklaşmasını beklersiniz. Oysa tam tersi oluyor. Çocuk arkasında sağlam bir nokta olduğunu bildiğinde keşfe çıkıyor. O nokta yoksa ya hiç uzaklaşamıyor ya da hiç dönmüyor.
Bunu okuduğumda bir süre durdum.
Çünkü benim fikrimin altında örtük bir varsayım vardı ve onu kendime bile söylememiştim.
O varsayım şuydu: çapa bir problem, çözüm de onu sökmek.
Yazıya başlarken aklımdaki sonuç buydu. Çapalarınızı bulun, sökün, özgürleşin.
Ama Bowlby’den sonra bu fikir ayakta durmuyor.
Çünkü çapasız gemi özgür bir gemi değil. Sürüklenen bir gemi.
Çapa seni bir yere bağlıyor evet, ama aynı zamanda bir yere ait kılıyor. Gidip dönebileceğin bir nokta veriyor. Fırtınada savrulmanı engelleyen şey o.
Yani fikrimin yarısı doğruymuş, yarısı eksikmiş.
Peki ne duruyor, ne düzeldi?
Duran kısım şu: çapalar var. Farkında olmadan atılıyorlar. Etrafında dönüyoruz. Ve iyi ya da kötü ayrımı yapmıyorlar, övgüyle atılan da acıyla atılan da aynı şekilde tutuyor. Bu kısım sağlam, hem gözlemle hem bilimle uyuşuyor.
Düzelen kısım ise çözüm tarafı. Mesele çapayı sökmek değilmiş.
Mesele bence iki şey.
Birincisi: çapanın nerede olduğunu bilmek.
Çünkü bilmediğin bir çapanın etrafında dönüyorsan, o çapa seni yönetiyor demektir. Sen kendi kararlarını verdiğini sanıyorsun ama yol zaten açılmış, araba oradan gidiyor.
Bildiğinde ise denklem değişiyor. Artık o çapa seni yönetmiyor, sen onunla ne yapacağına karar veriyorsun.
İkincisi: zincirin boyu.
Bu benim için yazının en çok işe yarayan kısmı oldu.
Çapa aynı yerde kalabilir. Ama zincir kısaysa hareket alanın bir metre, uzunsa bir mil. İkisinde de çapa aynı yerde, ama yaşadığın hayat bambaşka.
Ve zincirin boyunu uzatmak, çapayı sökmekten çok daha mümkün bir şey.
Kendi pazar çapama dönecek olursam.
Onu sökmek ister miydim? Hayır. O çapa olmasa muhtemelen bu kadar yazı yazmazdım, araştırma yapmazdım, öğrenmezdim, hatta bu yazıyı da yazmıyor olurdum. Bana iyi gelen bir şey.
Ama zincirin boyu ne kadar, orası ayrı bir soru.
Bir pazar yayınlamasam ne olur? Dürüst cevabım şu: hiçbir şey olmaz. Belki birkaç kişi fark eder, çoğu etmez. Hayat devam eder.
Ama bunu bilmem huzursuzluğu ortadan kaldırmıyor. Demek ki zincir sandığımdan kısa.
Belki de asıl mesele bu. Çapayı seçiyoruz ama zincirin boyunu seçip seçmediğimizi fark etmiyoruz. Oysa onun anahtarı da bizde.
Yine kendim için hazırladığım bu pratikleri sizinle paylaşmak istiyorum:
Son bir ayda seni en çok geren şeyi düşün. O gerginliğin arkasında, etrafında döndüğün ama farkında olmadığın bir çapa olabilir mi?
Övgü aldığında en çok hangi konuda keyif alıyorsun? O çapa ne zaman atıldı, hatırlıyor musun?
Sürekli yaptığın ama neden yaptığını hiç sorgulamadığın bir şey bul. Sorgulamadığın için mi yapıyorsun, yoksa yaptığın için mi sorgulamıyorsun?
Bir çapanı seç ve zincirini bir kere uzat. Küçük bir sapma yap, ne olduğuna bak. Muhtemelen bir şey olmayacak.
Çevrendeki birinin çapasını fark et ama söyleme. Sonra kendininkini aynı gözle ara.
Bilerek attığın bir çapa varsa ona sahip çık. Her çapa kurtulunacak bir şey değil.
Bu yazıya başlarken çapaları sökmek gerektiğini düşünüyordum.
Şimdi düşünüyorum da, sökmeyi planladığım şeylerin bir kısmı beni ayakta tutan şeylerdi. Sorun çapanın varlığı değil, onu görmemem ve bana ne kadar hareket alanı bıraktığını bilmemem.
Yani mesele demir atmamak değil. Nereye attığını bilmek, ve zincire biraz pay vermek.
Sana da sormak istiyorum: Senin çapaların var mı? Varsa nerede? Ve o çapaların etrafında mı dönüyorsun, yoksa onlardan güç alıp kendinin daha iyi bir versiyonuna mı evriliyorsun?
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. O zamana kadar sevgiyle kalın.
(1*) Donald O. Hebb, The Organization of Behavior (1949)
(2*) B. F. Skinner, Science and Human Behavior (1953)
(3*) John Bowlby, A Secure Base (1988)
