Birkaç yıl oluyor, evi taşımamız gerekiyordu. O arada yabancı bir arkadaşımla buluşmuştuk, ve konu açılınca ısrarlı bir şekilde taşınmaya yardım etmeye gelmek istediğini söyledi. Ben de kendisine teşekkür ettim ve ağzımdan ilk çıkan cümle şu oldu: “Yok yok, zahmet etme, ben hallederim.”
Arkadaşım ısrar etti, ben de bir kere daha reddettim. Sonunda “tamam o zaman” deyip gitti.
O gidince kendimi düşünceye dalmış bir şekilde buldum. Çünkü gerçekten kendi başıma koca evi taşımam zor olacaktı ve biraz yardım iyi olurdu.
Yani bana lazım olan bir şeyi, lazım olduğunu bile bile reddetmiştim. Hem de nazikçe.
Aradan zaman geçti, o arkadaş bir ev aldı, evi taşınacaktı, yardıma gelir misin diye sordu, seve seve gittim. Hatta taşınma bittikten sonra bana sen benden 3 kat fazla şey taşıdın, Türk askerleri kuvvetli olur diye duymuştum ama ilk defa kendi gözlerimle şahit oldum diyerek iltifat ve teşekkür etti.
O gün şunu düşünmeye başladım: biz kendimiz bir şey verirken bu kadar istekli ve mahirken, iş bizim almamıza gelince bunu neden bu kadar zor beceriyoruz?
Önce şu meseleyi bir yerine oturtayım, çünkü hepimizin kafasında yanlış bir model var.
Okulda öğrendiğimiz bir kural var: her etkiye eşit ve zıt bir tepki vardır. Newton’un üçüncü yasası.
Bunu hepimiz biliriz ve farkında olmadan hayata da uygularız. Verdim, o halde bir şey dönmeli. Yardım ettim, o halde bana da yardım edilmeli. İyi davrandım, o halde iyi davranılmalı.
Ama insan alışverişi fizik kurallarına bağlı bir şekilde işlemiyor.
Verdiğin şey eşit dönmeyebilir, dönse de farklı yönden dönebilir. Bazen hiç dönmeyebilir. Bazen de hiç ummadığın bir yerden, yıllar sonra, bambaşka bir biçimde dönebilir.
Yani ortada bir denklem var ama bizim kurduğumuz denklem değil. Ve biz o denklemi tutturmaya çalıştıkça kırılıyoruz.
Burada rahatsız edici ama dürüst bir şeyi kabul etmek lazım.
Antropolog Marcel Mauss’un “Armağan” adlı klasik bir çalışması var. İncelediği toplumlarda şunu görmüş: hediye dediğimiz şey hiçbir kültürde gerçekten karşılıksız değil. Her armağan bir yükümlülük yaratıyor. (1*)
Mauss’a göre üç zorunluluk var: vermek, almak ve karşılığını vermek. Üçü de eşit derecede zorunlu.
Yani “ben karşılıksız veriyorum” cümlesi çoğu zaman doğru değil. Bir şey bekliyoruz. Sadece ne beklediğimizi kendimize bile söylemiyoruz.
Ve söylemediğimiz için de karşı taraf bunu bilemiyor. Sonra beklediğimiz gelmeyince kırılıyoruz, karşı taraf da neye kırıldığımızı anlamıyor.
Bir de şu var: hepimizin içinde bir defter var.
Kimin bize ne yaptığı, bizim kime ne yaptığımız. Bu defteri açıkça tutmuyoruz tabii, hatta varlığını inkâr ediyoruz.
Ama bir ilişki bozulduğunda ilk ortaya çıkan şey ne oluyor? “Ben sana şu kadar şey yaptım.”
Demek ki defter hep oradaymış. Sadece kapalı duruyormuş.
Şimdi asıl konuşmak istediğim yere geliyorum.
Vermeyi hepimiz biliyoruz. Üstüne kitaplar yazılmış, cömertlik üzerine herkesin söyleyecek bir şeyi var.
Ama almayı bilmiyoruz. Ve bu neredeyse hiç konuşulmuyor.
Birisi sana yardım etmek istediğinde ne diyorsun?
“Zahmet etme.”
“Gerek yok, hallederim.”
“Olur mu canım, sen niye uğraşasın.”
Bunu nezaket sanıyoruz. Bizim kültürümüzde zaten öyle öğretiliyor, kimseye yük olmayacaksın.
Oysa çoğu zaman nezaket değil bu. Borçlu kalmaktan kaçış.
Çünkü almak insanı savunmasız bırakıyor. İhtiyacın olduğunu kabul etmek zorunda kalıyorsun. Üstüne bir de defterde karşı tarafa bir alacak yazılıyor ve o alacak orada duruyor.
Ama işin asıl tuhaf tarafı şu, ve bunu o arkadaşım gittikten sonra fark ettim.
Almayı reddettiğimizde, karşı tarafın verme imkânını da elinden alıyoruz.
Adam teklif etmiş, yardımcı olmak istemiş. Belki iyilik olsun diye, belki arkadaşlık olsun diye, belki sadece canı bir şeyler taşımak istediği için, belki spor olsun diye. Ben “zahmet etme” diyerek onun o isteğini geri çevirdim.
Yani cömertliğin yarısını kesmiş oldum.
Hep veren tarafta durmak aslında bir eşitsizlik yaratıyor. Sen sürekli verirsen, karşındakini sürekli alan tarafta bırakıyorsun. Ve bu bir süre sonra ilişkiyi dengesizleştiriyor, çünkü kimse sürekli borçlu hissetmek istemez.
Bazen almak, verebileceğin en cömert şey oluyor.
Peki o zaman sınırsız verelim mi? Hayır, orası da ayrı bir tuzak.
Örgüt psikoloğu Adam Grant insanları üçe ayırıyor: verenler, alanlar ve denkleştirenler. Yaptığı araştırmanın en ilginç bulgusu şu: verenler başarı sıralamasının hem en altında hem en üstünde yer alıyor. (2*)
Yani vermek seni ya en yukarı taşıyor ya da tüketiyor.
Aradaki fark da sınır koyup koymamakta. Sınırsız veren tükeniyor, çünkü kendine bir şey bırakmıyor. Sınırını bilen ise sürdürebiliyor.
Bu bana mantıklı geliyor. Cömertlik sonuçta bir kaynak meselesi. Olmayan şeyi veremezsin, ve kendini boşaltarak kimseyi doldurmuş olmuyorsun.
O zaman denge nerede?
Bence alma verme dengesi dediğimiz şey, defterin eşitlenmesi değil. Zaten eşitlenmiyor, hiçbir zaman eşitlenmedi. O defteri kapatmaya çalışmak ömür boyu sürecek bir iş.
Denge şurada: hem verebiliyor musun, hem alabiliyor musun?
Çünkü sadece veren biri aslında dengeyi bozuyor. Sadece alan da öyle. İkisi de bir yarım.
Ve bence asıl olgunluk şu: karşılık beklemeden verebilmek, ama karşılık geldiğinde de çekinmeden alabilmek.
Yine kendim için hazırladığım bu pratikleri sizinle paylaşmak istiyorum:
Bu hafta birisi sana yardım teklif ettiğinde “zahmet etme” deme. Sadece kabul et ve nasıl hissettirdiğine bak.
Verdiğin bir şey için içten içe beklediğin karşılığı adlandır. Adlandırınca hâlâ makul duruyor mu?
Kafandaki defteri bir kere dürüstçe aç. Kime ne yazmışsın?
Birinden bir şey iste. Küçük bir şey olsun. İstemek de bir çeşit vermektir, karşındakine verme fırsatı verirsin.
Sınırını bir kere koy. “Bunu yapamam” demek, verebildiğin şeyi korumak demek.
Hiç karşılığını alamayacağın birine bir şey yap. Teşekkür bile duymayacağın birine.
Bir yazımda hastalandığımı ve eşimin bana gösterdiği özeni anlatmıştım. Şimdi düşünüyorum da o dönemin bana öğrettiği şeylerden biri de bu.
Çünkü o hafta reddedemedim. Yataktan kalkamıyordum, “zahmet etme” diyecek halim yoktu. Almak zorunda kaldım.
Ve tuhaf bir şekilde, o mecburiyet bana bir şey öğretti. Almanın insanı küçültmediğini, aksine aradaki bağı güçlendirdiğini gördüm.
Belki de o yüzden o taşınma günü bu kadar aklımda kaldı. O zaman mecbur değildim ve reddetmiştim. Bir dahaki sefere kabul edeceğim. En azından öyle diyorum şu an.
Sana da sormak istiyorum: En son ne zaman birinden yardım kabul ettin? Kabul ederken ne hissettin, rahatlama mı yoksa borç mu?
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. O zamana kadar sevgiyle kalın.
(1*) Marcel Mauss, Armağan (1925)
(2*) Adam Grant, Ver ve Al (2013)
