Bu yazıya yine Adamlar'dan bir şarkıyla gireceğim, çünkü konuyu tek dörtlükte özetliyor. Siz de okurken dinleyin diye şarkının videosunu da buraya bırakayım:
Nakaratında şöyle diyor:
Utan, utan, utanmayan insan olur mu lan?
Altın bi' madalyon gibi taşınmalı vicdan.
Tek kıvılcımdan nasıl yanarsa koca orman,
Unutmazlar, unutmayız, unutmam.
Bu satırları ilk duyduğumda uzun süre üstünde düşündüm. Çünkü son yıllarda etrafıma baktığımda en çok eksildiğini düşündüğüm şeyin tam olarak bu olduğunu fark ediyorum.
Geçen gün sosyal medyada bir tartışma gördüm. Fenerbahçeli bir hesap Galatasaraylı bir oyuncunun GS’ye gelmeden onlarca kart gördüğünü ama GS’ye katıldıktan sonra hiç kart görmediğini iddia ediyordu. Artık internet çağında yaşıyoruz. Bunun yalan olduğunu öğrenmek çok kolay, tüm bilgi erişilebilir. Hakikat dakikalar içinde ortaya çıkmıştı, kaynak vardı, kayıt vardı.
Ama paylaşan rahat rahat, hiç utanmadan paylaşmıştı. Hadi onun paylaşmasını geçtim, savunanlar daha yüksek sesle, daha fazla etkileşimle devam etti. Bu arada konunun Fenerbahçe ile bir alakası yok, çünkü aynı şeyi GS’liler de diğer taraftarlar da yapıyor. Mevzumuz utanma hissinin yavaş yavaş şekil ve yön değiştirmesi.
Bu paylaşımı görünce ilk tepkim "yahu bunların hiç utanması yok mu" oldu.
Sonra durdum. Çünkü aynı gün, başka bir konuda kendimi de benzer bir şey yaparken yakalamıştım. Katıldığım bir görüşü savunurken, aslında o an elimde o görüşü destekleyen bir kanıt olmadığını fark etmiştim. Ama yine de savunmuştum.
Yani mesele "onlarda" değildi. En azından sadece onlarda değildi.
Önce şunu konuşmamız lazım, çünkü Türkçede üç ayrı şeyi çoğu zaman tek kelimeyle anlatıyoruz: suçluluk, utanç ve utanma duygusu.
Bunlar birbirine benziyor ama bambaşka şeyler. Ve aradaki farkı bilmek, meselenin tamamını değiştiriyor.
Suçluluk fiile bakar. "Yaptığım şey yanlıştı" der.
Bu cümlenin güzel tarafı şu: yanlış olan davranıştır, davranış ise değiştirilebilir. O yüzden suçluluk insanı telafiye iter. Özür dilersin, düzeltirsin, bir daha yapmazsın.
Utanç ise kişiye bakar. "Ben yanlışım" der.
Burada değiştirilecek bir şey yok, çünkü bozuk olan sensin. O yüzden utanç insanı saklanmaya iter.
Psikolog June Tangney'nin bu konudaki araştırmaları çok net bir şey gösteriyor: suçluluk duyan insan özür diliyor ve onarmaya çalışıyor. Utanç duyan insan ise savunmaya geçiyor, suçu başkasına atıyor, hatta öfkeleniyor. (1*)
Bu bence çok önemli bir bulgu. Çünkü utanç ile saldırganlığın aynı kaynaktan çıkabildiğini söylüyor.
Yani "daha çok utansınlar" demek, aslında daha çok savunmacılık istemek olabiliyor.
Ama bir üçüncü şey daha var. Ve bence asıl eksilen o.
Olaydan sonra gelen duygudan değil, olaydan önce devreye giren şeyden bahsediyorum.
Bizim kültürümüzde buna ar deniyor, hayâ deniyor, utanma duygusu deniyor. "Ar damarı çatlamış" dediğimizde tam olarak bunu kastediyoruz.
Bu bir duygu değil aslında, bir sensör. Sen daha o şeyi yapmadan önce devreye giriyor ve şunu soruyor: bunu yaparsam ne olurum?
Suçluluk sonra gelir, utanç sonra gelir. Ar ise önce gelir.
Ve bence toplumsal olarak kaybettiğimiz şey utanç değil, bu sensör.
Peki bu sensör nasıl çalışıyor?
Burada çok kritik bir şey var: utanma duygusu her zaman sosyaldir.
Tek başına bir odada kimse utanmaz. Sensör, yargısına değer verdiğin topluluğa göre ayarlanır. "Bunu yaparsam onlar ne der?" sorusundaki "onlar" kim, mesele orada.
Eskiden o "onlar" mahalleydi. Akrabalardı, komşulardı, meslektaşlardı. Yani seni bir bütün olarak tanıyan, yarın yine karşılaşacağın, bugün yaptığını yarın hatırlayacak insanlar.
Şimdi ise sosyal medya sağ olsun o "onlar" kendi tarafın oldu.
İşte asıl meseleye geldim.
Sensör ölmedi. Hedef değiştirdi.
Çünkü kendi tarafın, eskiden utanılacak olan davranışı artık ödüllendiriyor. Bariz bir yalanı savunduğunda tarafın sana kızmıyor, alkışlıyor. Beğeni geliyor, etkileşim geliyor, "işte böyle" yorumları geliyor.
Yani insanlar utanmıyor değil. Fazlasıyla utanıyorlar. Sadece başka şeylerden.
Yalan söylemek utanç verici değil artık. Yalanı yakalanmak utanç verici.
Fikir değiştirmek utanç verici. Tartışmayı kaybetmek utanç verici. Karşı tarafa hak vermek utanç verici. "Fos çıkmak" utanç verici.
Sensör tam kapasite çalışıyor. Sadece yanlış şeyleri koruyor.
Ve bence "eskiden insanlar utanırdı, şimdi kimse utanmıyor" demek bu yüzden eksik bir tespit. Mesele duygunun yok olması değil, kime göre ayarlandığı.
Burada bir soru beliriyor: peki utanç iyi bir şey mi, kötü bir şey mi?
Dürüst olmak gerekirse ikisi de.
Jennifer Jacquet'in "Utanç Gerekli mi?" diye bir kitabı var ve savunduğu şey şu: utanç, gücü elinde tutanları hesap vermeye zorlayan ender araçlardan biri. (2*) Yasa yetmediğinde, kurumlar çalışmadığında, kimse ceza veremediğinde geriye kalan tek sosyal yaptırım bazen bu oluyor.
Ama madalyonun öbür yüzü de var. Jon Ronson, internette linç edilen insanları takip ettiği kitabında sıradan birinin tek bir cümle yüzünden işini, çevresini, hayatını nasıl kaybettiğini anlatıyor. (3*)
Yani aynı alet, güçlüye karşı kullanıldığında adalet, güçsüze karşı kullanıldığında zulüm oluyor.
Fark bence şurada: kime doğru ve ne için.
Bir bakan hesap vermiyorsa, utandırmak meşru bir araç. Ama sıradan bir insanı kötü bir espri yüzünden topluca linç etmek, adalet değil avlanmak.
Ve bugün çoğunlukla ikincisini yapıyoruz. Güçlüyü değil, ulaşabildiğimizi utandırıyoruz.
O zaman çıkış ne?
Bence sensörü geri getirmenin yolu daha çok utandırmak değil. Zaten yeterince utandırıyoruz, sadece yanlış adrese.
Tek yol, o soruyu kendimize sorabilmek: ben bunu doğru olduğu için mi savunuyorum, yoksa benim tarafım olduğu için mi?
Ve asıl zor kısım şu: cevap "tarafım olduğu için" çıktığında geri adım atabilmek.
Çünkü o geri adımın bedeli var. Kendi tarafın sana kızar, "zayıf" der, hatta "satılmış" der. Beğeni gelmez, etkileşim gelmez.
Ama ar dediğimiz şey tam olarak orada devreye girmesi gereken şey. Taraf seni koruduğunda değil, taraf senden bir şey istediğinde.
Yine kendim için hazırladığım bu pratikleri sizinle paylaşmak istiyorum:
Son savunduğun fikri düşün. Aynı şeyi karşı taraf yapsaydı ne derdin? Cevabın değişiyorsa, savunduğun şey fikir değil.
Bu hafta bir konuda fikrini değiştirdiğini birine açıkça söyle. Nasıl hissettirdiğine dikkat et.
Utandığın bir anı hatırla. O an "yaptığım yanlıştı" mı dedin, yoksa "ben bozuğum" mu? İkisi seni çok farklı yerlere götürür.
Birini utandırmak üzereyken dur ve sor: bu kişi benden güçlü mü, güçsüz mü?
Tarafının yaptığı bir yanlışı, arkasına hiçbir şey eklemeden kabul et. "Ama onlar da" demeden. Sadece bir kere dene.
Daha önce bir yazımda, desteklemediğim bir iktidarın yaptığı iyi şeyleri de yazmıştım. O yazıya iki taraftan da tepki geldi. Bir kesim "seni de mi yuttular" dedi, öbür kesim "hâlâ savunuyorsun" dedi.
O zaman fark etmiştim: insanları asıl rahatsız eden söylediğin şeyin doğru olup olmaması değil, saftan çıkmış olman.
Şimdi düşünüyorum da, belki de ar damarı tam olarak orada ölçülüyor. Doğruyu söylediğinde kimsenin seni alkışlamayacağını bildiğin anda ne yaptığınla.
Sana da sormak istiyorum: En son ne zaman kendi tarafının bir yanlışını savunmayı reddettin? Ve bunu yaparken içinde ne hissettin?
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. O zamana kadar sevgiyle kalın.
(1*) June Price Tangney & Ronda L. Dearing, Shame and Guilt (2002)
(2*) Jennifer Jacquet, Is Shame Necessary? (2015)
(3*) Jon Ronson, So You've Been Publicly Shamed (2015)
