Özellikle korona döneminden sonra şuna iyice kani oldum: insanlar manifesting olayıyla kafayı bozdu.
Biriyle görüşüyor, sohbet ediyorsun. Lafın arasında işinden ya da hayattan, zor bir dönemden geçtiğinden bahsediyor.
Sonra gülümseyerek: “Ama ben her sabah hayal ediyorum, evrene sipariş verdim. Düzelecek.” diyiveriyor.
Böyle olunca “inşallah olur” diyip geçiyorum, bana ne sonuçta kim neye inanıyorsa inansın.
Ama sonra içimdeki ben beni rahat bırakmıyor. Çünkü bu yaklaşımda beni rahatsız eden bir şey var ve ne olduğunu bir türlü çıkaramıyorum.
Ama bu aralar bu konu üstüne daha sık düşünmeye başladım. Düşünürken de şunu fark ettim: beni rahatsız eden şey o kişinin umut etmesi değil. Umut güzel bir şey. Rahatsız eden, o cümlenin arkasındaki sessiz anlaşma. Eğer olmazsa ne olacak? Evrene verdin siparişi de, ya evren karşılık vermezse ne olacak?
Önce şunu konuşalım, bu manifesting anlayışı bize ne vaat ediyor.
Formül aşağı yukarı şöyle: düşünceler enerjidir, evren bu enerjiye cevap verir, doğru frekansı tutturursan istediğin şey sana gelir. Araya bir yerlere “kuantum” kelimesi serpiştirilir ve iş bilimsel bir görünüm kazanır.
O kuantum kısmına tek cümle ayırayım, uzatmayacağım: kuantum mekaniğindeki gözlemci etkisi, ölçüm yapmanın sistemle etkileşime girmesiyle ilgilidir. İnsanın dilekleriyle, niyetiyle, sabah kurduğu hayalle bir alakası yok. Kelime oradan ödünç alınmış, iddiayı desteklediği falan yok aslında.
Peki bu neden bu kadar çekici?
Bence burada küçümseyici olmamak lazım, çünkü gerçek bir ihtiyacı karşılıyor.
Belirsizlik dayanılmaz bir şey. Çaresizlik daha da beter. Elinden hiçbir şey gelmediği bir durumdayken birisi gelip “aslında yapabileceğin bir şey var” dediğinde, o cümle insanı gerçekten rahatlatıyor.
Hiçbir şey yapamamak ile bir şey yapabiliyor olmak arasındaki fark çok büyük. İnsan tutunacak bir şey arıyor ve bu çok anlaşılır.
O yüzden bu yazı “bakın ne kadar saçma” demek için değil.
Ama madalyonun öbür yüzü var ve orası bence çok acımasız.
Eğer düşüncen gerçekliği yaratıyorsa, gerçekleşmeyen her şey senin kusurun gibi bir noktaya çekiyor insanı.
Hastalandın mı? Demek yeterince pozitif düşünmedin.
İşin mi elinden gitti? O zaman belli ki frekansın düşüktü.
Bir yakınını mı kaybettin? Belki de farkında olmadan bunu sen çektin.
Bu soruların hiçbiri açıkça sorulmuyor tabii. Kimse kalkıp “kanserin senin suçun” demiyor. Ama sistemin mantığı bunu gerektiriyor. Mantığı sonuna kadar götürürsen oraya varıyorsun.
Ve bunun bedelini en çok, zaten en zor durumdaki insan ödüyor. Hastalığının üstüne bir de suçluluk taşımaya başlıyor. “Acaba ben mi çektim bunu” diye düşünüyor.
Burada net olmak istiyorum, çünkü bunu okuyan birinin böyle bir yük taşıyor olma ihtimali var: hastalandıysan, kaybettiysen, işin ters gittiyse, bu senin düşüncelerinin sonucu değil. Hayat bazen sebepsiz vuruyor. Bunun için kendini sorgulamana gerek yok.
Güçlendirme diye bize pazarlanan şey, insanı en kırılgan anında yalnız bırakabiliyor. Bence asıl itiraz edilmesi gereken yer burası.
Peki hiçbir şey mi çalışmıyor? Hayır, bir şeyler çalışıyor. Ama iddia edilen sebepten değil.
Psikolog Albert Bandura’nın öz-yeterlik üzerine çalışmaları şunu gösteriyor: bir şeyi yapabileceğine inanan insan gerçekten daha iyi performans gösteriyor. (1*)
Ama dikkat edin, buradaki inanç “evren bana getirsin” inancı değil. “Ben bunu deneyebilirim, becerebilirim” inancı. Biri başına gelmesini bekliyor, diğeri başına gelmesi için ne gerekiyorsa onu daha bir gayretle yapıyor.
İkinci bir şey var: dikkat eşiği. Bir araba almaya karar verdiğinde o arabayı birden her yerde görmeye başlarsın. Trafikte çoğalmadılar, senin dikkatin o arabayı daha çok farkedecek şekilde ayarlandı. “Manifest ettim” denen deneyimlerin büyük bir kısmı bence bu. Fırsat zaten oradaydı, sen onu görmeye yeni başladın.
Bir de plasebo var. Gerçek ve iyi belgelenmiş bir etki. Ama burada çok dikkatli olmak gerekiyor: plasebo ağrı, bulantı, yorgunluk gibi öznel belirtilerde işe yarıyor. Tümörü küçültmüyor, enfeksiyonu temizlemiyor.
Bu ayrımı atlamak insanları tedaviden uzaklaştırabiliyor, o yüzden altını çiziyorum.
Şimdi geldim asıl söylemek istediğim yere. Ve burası beni gerçekten şaşırttı.
Psikolog Gabriele Oettingen yıllarca olumlu hayal kurmanın etkisini araştırmış. Beklenenin tam tersini bulmuş.
Hedefine ulaştığını canlı canlı hayal eden insanlar, hayal kurmayanlara göre daha az çaba harcıyor ve daha az başarıyor. (2*)
Sebebi de insanın tüylerini diken diken ediyor: zihin, hayalden aldığı tatminle ödülünü peşinen almış oluyor. İçeride bir yerde “tamam, oldu bu iş” hissi doğuyor. Beden de harekete geçmeyi gereksiz buluyor.
Yani “istediğini canlandır, hisset, yaşa” tavsiyesi sadece boş değil. Ters yönde çalışıyor.
Bu bulguyu okuduğumda uzun süre düşündüm. Çünkü manifestation’ın merkezinde duran şey tam olarak bu: hayali canlı tutmak.
Peki Oettingen ne öneriyor?
“Zihinsel karşıtlaştırma” dediği bir şey. İşleyişi şöyle:
Önce ne istediğini canlandır. Sonra hemen, aynı canlılıkla, önündeki gerçek engeli canlandır. Ardından da “şu engel çıkarsa şunu yapacağım” diye tek cümlelik bir plan kur.
Hayal tek başına bırakıldığında uyuşturuyor. Engelle yan yana konduğunda ise harekete geçiriyor.
Fark şurada: biri “olacak” diyor, diğeri “olma ihtimali var ama bunun önünde şu var, onu nasıl aşarım” diyor.
Burada hoşuma giden bir şey var.
Bu formül bizde zaten var. Hem de yüzyıllardır.
“Deveni bağla, sonra tevekkül et.”
Yani önce elinden geleni yap, sonra gerisini bırak.
Bu cümle bence mükemmel bir denge kuruyor. Çaba sende, sonuç sende değil. Hem sorumluluğu alıyorsun hem de kontrol edemediğin kısmı salıveriyorsun.
Manifestation ise bu cümlenin ikinci yarısını alıp birincisini çöpe atmış durumda. Deveyi bağlamadan tevekkül ediyor, sonra deve kaçınca da “demek yeterince inanmadım” diyor.
Kendi payıma düşeni söyleyeyim.
Hollanda’ya taşınmayı yıllarca istedim. Hayalini kurdum, hem de çok. Ama o hayalin tek başına bir şey getirdiğini söyleyemem.
Olmasını sağlayan şey başvurulardı. Araştırmalardı. Reddedilmelerdi. Dili çalışmaktı, parayı biriktirmekti, bir sürü sıkıcı evrak işiydi.
Hayal ne işe yaradı peki? Yönü belirledi. Hangi tarafa yürüyeceğimi söyledi. Ama yürüyen bendim.
Şunu da ekleyeyim: o süreçte kontrolümde olmayan bir sürü şey de iyi gitti. Şans dediğimiz şey gerçekten var ve payı az değil. Ben onu “evren beni duydu” diye okumuyorum, “deveyi bağladım ve bu sefer rüzgâr lehime esti” diye okuyorum.
Yine kendim için hazırladığım bu pratikleri sizinle paylaşmak istiyorum:
Çok istediğin bir şeyi düşün. Bu hafta onun için somut olarak ne yaptın? Düşünmek sayılmıyor.
Bir hayal kurduktan hemen sonra kendine sor: önümdeki en büyük engel ne? Hayali engelle yan yana koy.
“Şu engel çıkarsa şunu yapacağım” diye tek cümlelik bir plan yaz. Sadece bir tane.
Gerçekleşmeyen bir şey için kendini suçladığını fark edersen dur. O suç sende olmayabilir, hatta büyük ihtimalle değil.
Birine “pozitif düşün” demeden önce, o kişinin şu an neye ihtiyacı olduğunu sor. Cevap genelde tavsiye olmuyor.
Bir hedefini kimseye anlatmadan üzerinde çalış. Anlatmanın verdiği tatminle, yapmanın verdiği tatmin aynı şey değil.
Başta anlattığım o sohbete dönecek olursam.
Hâlâ bu tarz söylemde bulunan arkadaşlarıma bunları söylemiyorum tabii. Zor bir dönemden geçiyor olabilir ve tutunduğu şeyi elinden almanın kimseye faydası olmaz.
Ama şunu da düşünmüyor değilim: keşke o cümle “evrene sipariş verdim” değil de “şunu şunu deniyorum, bakalım” olsaydı. İkisi de umut taşıyor. Ama biri beklemeye, diğeri onun için harekete geçmeye sebebiyet veriyor.
Ve olmadığında biri seni suçlu bırakıyor, diğeri bırakmıyor.
Sana da sormak istiyorum: Çok istediğin bir şey var mı? Peki onu istemekle mi meşgulsün, yoksa onun için bir şey yapmakla mı?
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. O zamana kadar sevgiyle kalın.
(1*) Albert Bandura, Self-Efficacy: The Exercise of Control (1997)
(2*) Gabriele Oettingen, Rethinking Positive Thinking (2014)
