Yıllar önce, bir tanıdığım bir yakınını kaybettiğinde ne diyeceğimi bilemezdim.
Söyleyeceğim şeyin onun acısını katlayacağını düşünür, hiçbir şey söyleyemez, far görmüş tavşan gibi kalakalırdım.
O dönemde böyle bir şey yaşayan bir arkadaşım beni kenara çekti ve aklımı başıma getiren bir konuşma yaptı. “Ben yakınımı kaybetmişim, sen bana bir başın sağ olsun bile demiyorsun. Bana masal okuma, biraz insan ol.”
O günden sonra hatamı anladım. İçimden ne kadar zor gelse de artık başsağlığı diliyorum, üzüntümü söylüyorum.
Gelgelelim, bu sefer de hoşuma gitmeyen başka bir durum ortaya çıktı.
Ne zaman birine böyle bir mesaj göndersem, cümleler dümdüz bir kalıp halinde dökülüyor. “Başın sağ olsun, mekânı cennet olsun, Allah sabır versin.”
Gönderdikten sonra ekrana bakıp bir süre öyle kalıyorum. Çünkü yazdıklarımın hiçbiri benim cümlem gibi gelmiyor. Yazmıyorum sanki, hazır bulduğum bir şeyi kopyalayıp yapıştırıyorum.
Doğru olmadıklarından değil. Sadece kendimi tam ifade edememiş, eksik kalmışım gibi hissettirdiğinden.
Bu düşünceler beni şunu düşünmeye itti: neden bu konuda konuşmak bu kadar zor? Hayatın en kesin şeyi bu. Herkesin başına öyle ya da böyle gelen şeyi bu. Ama sıra bunu kelimelere dökmeye gelince hepimiz sanki dilsizleşiyoruz.
Bu yazı biraz onun üstüne.
Önce hepimizin bildiğini sandığı bir şeyle başlayayım.
Yasın beş aşaması. İnkâr, öfke, pazarlık, depresyon, kabul. Sırayla geçersin, sonunda iyileşirsin.
Bunu herkes bilir. Filmlerde geçer, yazılarda geçer, konuşmalarda geçer.
Ama bu model baştan yanlış anlaşıldı.
Elisabeth Kübler-Ross bu aşamaları yas tutanlar için tarif etmemişti. Ölmekte olan hastalar için tarif etmişti. Yani kendi ölümüyle yüzleşen insanlar için. (1*)
Üstelik kendisi sonradan bunların sıralı olmadığını, herkesin hepsini yaşamadığını, bazılarının hiç yaşanmayabileceğini söyledi.
Ama popüler versiyonu öyle bir yerleşti ki, yas tutan insan kendini bir takvime uymak zorunda hissediyor. “Bir yıl oldu, hâlâ kabul aşamasına gelemedim” diye düşünüyor. Yani kendi acısını da bir performans olarak ölçüyor.
Oysa ortada çıkılacak bir merdiven yok.
İkinci yanlış, bence daha derin olanı, kullandığımız kelimede.
“Atlatırsın.” “Zaman her şeyin ilacı.” “Unutacaksın, merak etme.”
Üçü de aynı şeyi ima ediyor: hedef silmek. Bir gün o acı gidecek, sen de eski haline döneceksin.
Ama 1990'larda yas araştırmalarında bir dönüm noktası yaşandı.
O zamana kadar hâkim görüş şuydu: sağlıklı yas, bağı koparmaktır. Ölenle ilişkisini sürdüren insan takılıp kalmış sayılıyordu, hatta patolojik kabul ediliyordu.
Klass, Silverman ve Nickman’ın “Devam Eden Bağlar” çalışması bunu tersine çevirdi. (2*) Baktılar ki insanlar bağı koparmıyor. Bağ biçim değiştiriyor ama devam ediyor. Ve bunu yapanlar daha kötü değil, çoğu zaman daha iyi durumda.
Yani kaybı atlatmıyoruz. Onunla yaşamayı öğreniyoruz.
Bu bana çok mantıklı geldi. Çünkü “atlat” demek, aslında imkânsız bir şey istemek. Sonra o kişi atlatamayınca da kendini bozuk sanıyor.
Şimdi burada hoşuma giden bir ironi var.
Batı psikolojisi 1990'larda “devam eden bağlar” diye bir şey keşfetti.
Biz zaten öyle yapıyorduk.
Mevlit okutmak. Yedisi, kırkı, elli ikisi. Mezar ziyaretleri. “Ruhuna Fatiha.” Ölenin sevdiği yemeği pişirmek, adını bir çocuğa vermek, bir hayır işi yapıp arkasından göndermek.
Bunların hepsi bağı sürdürme pratiği. Koparma değil.
Ve bence en önemli işlevleri şu: izin veriyorlar.
“Kırkına kadar böyle yapacaksın” demek, aslında “kırk gün boyunca yas tutmana izin var” demek. Bir takvim değil, bir alan açıyor. Etrafındakilere de “bu insan şu an yas tutuyor” diye haber veriyor.
Modern hayat bu alanı daralttı. Üç gün izin alıyorsun, sonra işe dönüyorsun ve kimse bir şey sormuyor. Çünkü sorması ayıp sayılıyor artık, rahatsız etmemek adına.
Oysa yas tutan insan çoğu zaman rahatsız edilmek istiyor.
Buraya kadar olan kısım ölümle ilgiliydi. Ama asıl konuşmak istediğim yere şimdi geliyorum.
Bazı kayıpların cenazesi olmuyor.
Bazen bir arkadaşlık sessizce bitiveriyor. Kavga etmiyorsunuz, kimse kimseye kırılmıyor, sadece bir gün aramıyorsunuz ve o “bir gün” bir gün “her gün”e dönüyor.
Bir ilişki bitiyor ama kimse ölmüyor.
Bir şehirden ayrılıyorsun.
Bir hayalden vazgeçiyorsun, hem de kimseye söylemeden.
Hasta bir yakının hâlâ hayatta oluyor ama artık tanıdığın kişi olmayabiliyor.
Psikolog Pauline Boss buna “belirsiz kayıp” diyor. (3*) Tanımı şöyle: ya kişi fiziksel olarak yok ama psikolojik olarak var, ya da fiziksel olarak var ama psikolojik olarak yok.
Bu kayıpların en zor tarafı ritüelsiz olmaları.
Kimse taziyeye gelmiyor. Kimse başın sağ olsun demiyor. Mevlit okunmuyor. Ve sen bile kendine yas tutma izni vermiyorsun, çünkü “ortada ölen biri yok ki.”
Ama kayıp kayıptır. Ve izin verilmeyen yas yok olmuyor, sadece yeraltına iniyor. Başka bir yerden, başka bir biçimde çıkıyor.
Kendi payıma düşeni söyleyeyim.
Türkiye’den ayrılalı on yıl oldu. Bunu bir kayıp olarak adlandırmak bana uzun süre tuhaf geldi, çünkü ben kendim seçtim. Kimse beni kovmadı, bir felaket olmadı, hatta iyi bir karardı.
Ama bir şey bitti.
Bir hayat bitti, bir çevre bitti, bir dilde rahat olma hali bitti. Bazı insanlarla haftada bir görüşmek bitti ve yılda bir görüşmeye dönüştü. Bazılarıyla hiç görüşmemeye dönüştü.
Hiçbiri için taziye gelmedi. Zaten kimse ölmedi.
Uzun süre bunu “alıştım” diye algıladım. Şimdi düşünüyorum da alışmadım, taşımayı öğrendim. İkisi farklı şeyler.
Ve bu yazıyı yazarken fark ettim ki bu bir eksiklik değil. Bağ devam ediyor demek. Oradan taşıdığım bir şey var ve o şey benimle.
Peki birine ne söylemeli?
Bu sorunun kolay bir cevabı yok ama şunu fark ettim: söylediğimiz cümlelerin bir kısmı aslında onun için değil, bizim için.
“Daha iyi bir yerde.” “Çok acı çekiyordu, kurtuldu.” “Hayat devam ediyor.”
Bunlar çoğu zaman iyi niyetle söyleniyor ama işlevleri konuyu kapatmak. Çünkü karşımızdakinin acısı bizi de rahatsız ediyor ve bir an önce normale dönmek istiyoruz.
Oysa yas tutan insanın çoğu zaman cümleye ihtiyacı yok. Sadece orada durulmasına ihtiyacı var.
Bunu daha önce dinleme üzerine yazarken de konuşmuştuk ama burada daha da geçerli: bazen en iyi cevap cevap vermemek.
Son bir şey.
Yasın bir takvimi yok.
İkinci yıl birinci yıldan daha zor olabilir. Beşinci yılda bir koku, bir şarkı, bir sokak seni yere serebilir. Bu geri gitmek değil, bu yasın nasıl çalıştığı.
Ve ölçü “artık üzülmüyor musun” değil bence.
Ölçü şu: o boşlukla birlikte yaşayabiliyor musun, yoksa hayatını onun etrafından dolaşarak mı kuruyorsun?
Yine kendim için hazırladığım bu pratikleri sizinle paylaşmak istiyorum. Ama bu sefer ekstra bir not düşeyim: bunlar talimat değil, sadece denenebilecek şeyler.
Kaybettiğin birini düşün. Ondan sana kalan bir alışkanlık, bir söz, bir huy var mı? Orası bağın devam eden hali.
Kimsenin kayıp saymadığı bir kaybın var mı? Ona bir isim ver. İsim vermek izin vermektir.
Yas tutan birine bir şey söylemek zorunda değilsin. Bu hafta sadece yanında dur, hatta sus.
“Artık atlatmalıydım” diye düşündüğün bir şey varsa, o cümleyi “hâlâ taşıyorum” diye değiştir ve nasıl hissettirdiğine bak.
Kaybettiğin birinin sevdiği bir şeyi yap. Yemeğini pişir, şarkısını dinle, gittiği yere git.
Bu yazının sonunda bir çözüm sunmam gerekiyordu belki. Her yazımda öyle yapmaya gayret ediyorum.
Ama bu sefer yapmayacağım, çünkü yok.
Kaybın çözümü yok. Sadece taşıma biçimleri var. Ve en iyi taşıma biçimi bile acıyı bitirmiyor, sadece onu yanında taşınabilir hale getiriyor.
Belki de birine söyleyebileceğimiz en dürüst şey bu: bu acı geçmeyecek, ama bir gün onu taşıyabilecek kadar güçleneceksin.
Sana da sormak istiyorum: Hâlâ taşıdığın ama kimseye söylemediğin bir kayıp var mı? Ve onu hâlâ taşıyor olman seni kusurlu mu yapıyor, yoksa sadece insan mı?
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. O zamana kadar sevgiyle kalın.
(1*) Elisabeth Kübler-Ross, Ölüm ve Ölmek Üzerine (1969)
(2*) Dennis Klass, Phyllis Silverman & Steven Nickman, Continuing Bonds (1996)
(3*) Pauline Boss, Ambiguous Loss (1999)
