Geçen gün hanım müzik grubuyla provaya gitti, evde tek başımaydım. Yapılacak acil bir işim ya da gitmem gereken bir yer yoktu. Kanepeye uzandım. Dedim biraz durayım. Beni tanıyanlar bilir, durmayı severim. Hatta ne yapıyorsun diye sorulunca bile zaman zaman “duruyorum” diye cevap veririm. Ama gördüm ki o “duruyorum”lar sadece laftaymış.
Yalan olmasın, saymadım ama yaklaşık kırk saniye falan durmaya anca dayanabildim.
Başta bi elim kendiliğinden telefona gitti. Farkında bile değildim, bir baktım ekranda reels kaydırıyorum. Sonra kendimi yakaladım ve telefonu elimden bıraktım. Az bir şey durdum. Bu sefer aklıma "bari biraz gitar çalışayım" geldi. Ama hemen fark ettim. Ondan da vazgeçtim. Kararlıyım sonuçta, sadece duracağım. Sonra "şu yazıyı mı yazmaya başlasam acaba" dedim.
En son kendimi kendime şunu sorarken yakaladım: yahu ben neden hiçbir şey yapmadan sadece duramıyorum?
Sonra fark ettim ki bu sadece hanımın provaya gittiğinde yalnız kalınca yaptığım, o duruma özgü bir şey değil aslında.
Sırada beklerken telefonu çıkarıyoruz. Asansörde ekrana bakıyoruz. Yürürken kulaklık takıyoruz. Tuvalete bile telefonla gidiyoruz, itiraf edelim. Boş kalan her aralığı bir şeyle dolduruyoruz ve bunu fark etmiyoruz bile.
Sonra bir gün gerçekten hiçbir şey yapmayacak olsak, huzursuzlanıyoruz. Sanki içimizde bir yerde bir alarm çalıyor: "Kalk, bir şey yap."
Bende öyle oluyor en azından. Ama durur muyum, hemen bu alarmın nereden geldiğini merak ettim.
Aslında dinlenmeyi tamamen bıraktığımızı söyleyemem. Dinleniyoruz. Ama bir tuzak var burada, ve bence asıl dikkat etmemiz gereken şey bu.
Dinlenmeyi de üretkenliğin hizmetlisi haline getirdik.
Şu cümleleri hepimiz kurmuşuzdur: "Biraz şarj oluyorum." "Kafamı boşaltıp döneceğim." "Molasız verimim düşüyor." "Tatile ihtiyacım var, yoksa patlayacağım."
Dikkat edin, hepsinde bir gerekçe var. Dinlenmeyi kendi başına savunmuyoruz. Sonrasında daha iyi çalışacaksak, daha verimli olacaksak meşru sayıyoruz.
Yani mola bile mesainin bir parçası haline geldi.
Byung-Chul Han'ın "Yorgunluk Toplumu" kitabında söylediği bir şey sanırım tam olarak buna denk geliyor. Ona göre artık bizi sömüren bir patron yok, o rolü kendimiz üstlendik. Kendi kendimizin hem işçisi hem patronuyuz. (1*)
Ve bu yüzden mesai hiç bitmiyor. Çünkü kaçacağın patron sensen, nereye kaçacaksın?
Peki hiçbir şey yapmamak gerçekten "hiçbir şey" mi?
Filozof Josef Pieper 1948'de bu konuda çok net bir şey yazmış. Ona göre boş zaman dediğimiz şey, dinlenmek demek değil. İşten arta kalan zaman da değil. Bambaşka bir hal. (2*)
Pieper buna alıcı olma hali diyor. Yani dünyayı üretmeye, dönüştürmeye, işlemeye çalışmadan, sadece görebilme hali.
Ve ona göre kültür, sanat, felsefe hep buradan doğmuş. İşin arasındaki kısa molalardan değil. Gerçekten durabilen insanlardan.
Bertrand Russell "Aylaklığa Övgü" kitabında da buna benzer bir yerden bakıyor. Çalışmanın kendi başına bir erdem olduğu fikrinin, aslında birilerinin işine gelen bir öğreti olduğunu söylüyor. (3*)
Bunlardan çıkardığım sonuç şu: biz "boş durmak" derken bile aşağılayıcı bir kelime kullanıyoruz. Boş. Sanki orada hiçbir şey yokmuş gibi.
Bilimsel taraf da aslında hiçbir şey yapmamanın "faydalı" olduğunu gösteriyor. Zihin başıboş dolaşırken problem çözme kapasitesinin arttığına dair çalışmalar var. Hepimiz yaşamışızdır: bir işe saatlerce kafa yorup çözemezsin, sonra duş alırken, tuvaletteyken ya da yolda yürürken cevap bir anda aklımızda beliriverir.
Ama konumuz “durmak” ya, o yüzden yazının tam bu noktasında bir duralım.
Ben bu yazıyı yazarken bile hiçbir şey yapmamayı "aslında faydalı" diye savunmaya çalışıyorum. Fark ettiniz mi?
Meselenin kendisi bu. Bir şeyi savunmak için faydasını kanıtlamak zorunda hissediyorsak, zaten o çukurun içine düşmüşüz demektir.
Hiçbir şey yapmanın faydası olmasa da bizim hakkımız. Ve bence asıl söylenmesi gereken cümle bu.
Peki bu neden bu kadar zor?
Üretkenlik kültürü bu durumu tek başına açıklamıyor bence. Bir şey daha var.
Hiçbir şey yapmadığımızda kendimizle baş başa kalıyoruz. Ve o karşılaşma her zaman kolay olmuyor.
Meşguliyeti bazen bir kaçış olarak kullanıyoruz. Yapacak bir şey olduğu sürece düşünmek zorunda değiliz sonuçta. Ertelediğimiz konuşma, bastırdığımız his, sormaktan korktuğumuz soru... Hepsi bir sonraki işin arkasında bekliyor.
Şimdi geçen gün kanepede o kadar kısa süre dayanabilmemin sebebini yavaş yavaş anlamaya başladım. Belki de sebebi içimdeki bir alarm değildi. Belki de sessizlikte duyacağım şey beni ürküttüğü için kendimden kaçabilmek için bir meşgale arıyordum.
Aslında bizim dilimizde çok güzel bir kelime var: keyif.
İngilizceye tam çeviremiyorsunuz. "Pleasure" değil, "enjoyment" değil, "relaxation" hiç değil. Keyif yapmak bir amaç taşımıyor, bir çıktı üretmiyor, bir yere hazırlık değil. Sadece o hal.
İtalyanlarda da benzer bir ifade varmış: dolce far niente. Hiçbir şey yapmamanın tatlılığı.
İki kültür de bunu bir kelimeyle onaylamış. Yani bir zamanlar bunun meşru bir şey olduğunu biliyormuşuz.
Belki de biz o kelimeyi kaybettik, kelime durduğu yerde dururken.
Artık beni tanımışsınızdır, bilinç akışımdan ve okumalarımdan damıttığım bilgileri kendime “durabilmek” için bile olsa bir pratiğe dönüştürüp sizlerle de paylaşıyorum, gene öyle yapacağım.
Kendim için hazırladığım ama sizi de mahrum bırakmak istemediğim pratikler, belki bir işinize yarar:
Bugün on beş dakika hiçbir şey yapma. Telefon yok, müzik yok, kitap yok. Sadece otur. O sırada içinde beliren huzursuzluğu fark et. Sana ne söylüyor?
Dinlenirken kurduğun cümleyi yakala. "Şarj oluyorum" mu diyorsun, yoksa sadece dinleniyor musun?
Sıra beklerken telefonu çıkarma, etrafında ne olup bittiğine bir göz at.
Bir gün hiçbir şey üretmeden geçtiğinde kendini suçlu hissediyorsan, o suçluluğun sana kimden ya da nereden miras kaldığını düşün.
Bu hafta bir şeyi sırf keyif için yap. Faydası olmayan, kimseye anlatmayacağın, sonunda sadece senin keyif alacağın bir şey.
Bunu yazarken yine duramadım, kendi hayatımdan bir şey fark ettim.
Gitar çalarken bile sürekli üretkenlik peşindeyim. Elime aldığımda hemen "bugün hangi özelliğimi geliştireceğim" diye düşünüyorum. Metronomu tam yakalıyor muyum, tekrarlarım doğru mu, ölçümlerde bir hata var mı, ilerleme sağlıyor muyum...
Oysa bazen sadece eline alıp öylece gitar çalmak diye de bir şey varmış. İlerleme gözetmeden, ölçmeden, hiçbir yere gitmeden.
Bu yazıyı yazarken arada bunu denedim. Bildiğim birkaç şeyi çaldım, yeni bir şey öğrenmeye çalışmadım, hata yaptığımda da geri dönüp düzeltmedim. Sadece çaldım.
Tuhaf bir şekilde, uzun zamandır gitar elimdeyken hiç bu kadar keyif almamıştım.
Sen de kaçamazsın, bu soru da sana: En son ne zaman hiçbir şey yapmadın? Ve o sırada gerçekten hiçbir şey yapmıyor muydun, yoksa bir sonraki yapacağın şeye mi hazırlanıyordun?
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. O zamana kadar sevgiyle kalın.
(1*) Byung-Chul Han, Yorgunluk Toplumu (2010)
(2*) Josef Pieper, Boş Zaman: Kültürün Temeli (1948)
(3*) Bertrand Russell, Aylaklığa Övgü (1932)
