Evren Seni Yaratıyor, Sen Evreni

Uzun zamandır aklımda olan, kendime hayat felsefesi edindiğim bazı düşünceler var. Yaptığım Mevlana okumaları, bilinçaltı araştırmaları, spiritüel arayışlar hep benzer yerlere çıktı. Biri diyordu ki ey kardeşim, sen fikir ve düşünceden ibaretsin. Geri kalan safi kemik ve etsin ki o hayvanda da vardır. Gül düşünür gülistan olursun, dikenlik düşünür dikenlik olursun. Diğeri diyordu ki neyi tekrar edersen ona dönüşürsün. Bir başkası diyordu ki her ne arar isen kendinde ara, Kudüs’te, Mekke’de, hacda değildir…

Velhasılı kelam damıttığım bu bilgilerden çıkardığım sonuç da bu yazının başlığında duruyor.

Birkaç yıl önce bunu koluma bir dövme yaptırdım, unutmayayım diye. 😅

Kapüşonlu bir figür var, elleriyle gezegenleri çeviriyor. Ama dikkatli bakınca fark ediliyor: figürün kendisi de o evrenden yapılmış. Yüzü yok, bedeni yok, içi uzay. Yani hem evreni döndürüyor hem de evrenin kendisi.

Anlamını bana soranlara hep şunu söyledim: evren insanı yaratır, insan da evreni yaratır.

O zamanlar bunu kulağa hoş gelen bir cümle olarak seviyordum sanırım, başta belirttiğim düşünceler aklımda olmaksızın yaptırmıştım. Ama üstünden yıllar geçti ve fark ettim ki bu benim için bir söz değil, bir yaşama biçimi. Hayata nasıl baktığımı anlatan cümle bu diyebilirim kısaca.

Bu yazıda onu anlatmaya çalışacağım.


Ama anlatmak için önce bazı noktalara değinmem gerekiyor, gezintiye hazır olun.

Şöyle gireyim konuya, kendimi ben kendim seçmedim.

Doğduğum ülkeyi ben seçmedim. Ailemi, ilk duyduğum dili, bana öğretilen doğruları, çocukken kulağıma çalınan cümleleri seçmedim. Hangi mahallede büyüyeceğimi, hangi okula gideceğimi, ilk arkadaşlarımın kim olacağını seçmedim.

Bunların hepsi bana verildi. İyi ki de verilmiş, bu oluşla hiçbir sıkıntım yok, hatta şükür noktasındayım ama sonuçta bunlar bana verilenler ve benim onlardan alabildiklerim. Ve bu verilenler beni belli bir noktaya getirdi.

Yani evren beni gerçekten yarattı. Sadece atomlarımı değil, korkularımı, alışkanlıklarımı, neyi güzel neyi çirkin bulduğumu bile meydana getirdi. Belki bugün en sevdiğim yemeği bile bana çok küçükken birileri yedirdi ve çok sevdim, hep aklımda kaldı o yüzden çok seviyorum.

Bunu kabul etmek bence bir zorunluluk. Çünkü kabul etmezsek, kendimizi sıfırdan var olmuş, her fikrini kendi bulmuş, her tercihini kendi yapmış insanlar sanıyoruz. Oysa öyle değiliz. Hiçbirimiz değiliz.


Ama işin bir de öbür tarafı var. Ve asıl ilginç olan da orası. Konuyu benim üzerimden anlatacağım ama ben bunların herkes için geçerli olduğunu düşünüyorum.

Ben de bir evren yaratıyorum.

Bildiklerimle, inandıklarımla, yaşadıklarımla, alışkanlıklarımla kendime ait bir evren kuruyorum. O evrenin sınırlarını benim bilgim çiziyor, rengini benim inancım veriyor, işleyişini benim deneyimlerim belirliyor.

Ve en tuhaf tarafı şu: o evren bana "tam" görünüyor. Eksik bir yerde yaşadığımı hissetmiyorum. Sanki gerçekliğin kendisine bakıyormuşum gibi geliyor.

Oysa bakmıyorum. Sadece kendi kurduğum şeye bakıyorum.


Bu fikri yıllarca kendi kendime düşündükten sonra, bunu düşünen tek kişinin ben olmadığımı gördüm.

Biyolog Jakob von Uexküll'ün "Umwelt" diye bir kavramı varmış. Ona göre her canlı kendi algı dünyasında yaşıyor. Verdiği örnek bende çok yer etti: bir kene için evren üç şeyden ibaret. Sıcaklık, ter kokusu, ve dokunma hissi. Kenenin evreninde renk yok, ses yok, gökyüzü diye bir şey yok. (1*)

Ama kene eksik bir dünyada yaşadığını düşünmüyor. Onun için evren tam.

Uexküll'ün gösterdiği şey şu: aynı ormanda duran bir kene, bir köpek ve bir insan üç ayrı evrende yaşıyor. Orman bir tane ama evren üç tane.

Bunu okuduğumda "işte bu" dedim. Çünkü insanlar arasında da aynı şey geçerli, sadece fark daha ince olduğu için görmüyoruz.


Bir şey daha buldum, bu sefer kendi topraklarımızdan.

İbn Arabi, yüzyıllar önce insan ile âlem arasındaki ilişkiyi anlatırken şöyle bir şey söylemiş: insan küçük âlem, âlem büyük insan. (2*)

Yani ikisi ayrı şeyler değil. Biri diğerinin içinde, diğeri de onun içinde.

Bunu ilk okuduğumda koluma baktım. Dövmedeki figür tam olarak bunu anlatıyordu ve ben bunu yaptırırken böyle bir kavramın varlığından haberim bile yoktu.

Demek ki insanlar bu döngüyü uzun zamandır fark etmiş, sadece herkes kendi diliyle söylemiş.


Şimdi buradan biraz sancılı bir yere geliyorum.

Madem her birimiz kendi evrenimizi kuruyoruz, o zaman iki insan yan yana durduğunda aslında iki ayrı evren yan yana duruyor demektir.

Şöyle düşünüyorum: her birimiz bir koninin içinden bakıyoruz. Koni bizim gördüğümüz alanı belirliyor. Ve iki koninin gördüğü alan hiç kesişmiyorsa, o iki insan aynı odada oturup aynı olaya bakarken bambaşka iki şey görüyor.

İkisi de yalan söylemiyor. İkisi de aptal değil. İkisi de kendi evreninde tutarlı ve haklı.

Anlaşamamalarının sebebi kötü niyet değil. Kesişim alanının olmaması.

Bunu fark ettiğimden beri tartışmalara bakışım değişti. Artık "bu adam nasıl bunu göremiyor" diye düşündüğümde, önce kendi konime bir daha bakıyorum.


Ama asıl söylemek istediğim şey burada başlıyor, ve bence bu yazının en önemli kısmı bu.

Kesişim alanı sabit değil.

Büyütülebilir bir şey. Ve büyütmek bir seçim.

Nasıl büyüyor? Karşı tarafa ne gördüğünü sorarak. Aynı deneyimi paylaşarak, birlikte çalışarak, aynı sofraya oturarak. Aynı kitabı okuyarak, aynı şeye gülerek. Bir kere bile olsa onun bulunduğu yerden bakmayı deneyerek.

Kesişim büyüdükçe iki evren birbirine yaklaşıyor. Tamamen üst üste binmiyorlar tabii, o mümkün değil zaten ve gerekli de değil. Ama ortak bir alan doğuyor. Ve o alanda gerçekten konuşabiliyoruz.

Bence anlamak dediğimiz şey karşı tarafa geçmek değil. İkimizin de içinde durabileceği üçüncü bir alan kurmak.


O zaman şu soru meşru hale geliyor: nasıl bir evren kuruyoruz?

Çünkü o evreni her halükarda kuruyoruz. Farkında olsak da olmasak da kuruyoruz. Ve bunun bir sorumluluğu var.

Kendime sorduğum birkaç soru var bu konuda:

Kurduğum evrene kimi alıyorum? Sadece bana benzeyenleri mi, yoksa beni rahatsız edenleri de mi?

Evrenime giren bilgiyi kim seçiyor? Ben mi, yoksa bana ne göstereceğine karar veren bir algoritma mı?

Kesişimi büyütmeye mi çalışıyorum, yoksa kendi evrenimin sınırlarını savunmaya mı?

Ve belki en önemlisi: bir evren yarattığımın farkında mıyım? Çünkü farkında değilsem, onu benim yerime bir başkası ya da oluşun kendisi kuruyor demektir.


Bunları düşünürken bir şey daha fark ettim.

Eğer evren beni yaratıyorsa ve ben de evreni yaratıyorsam, bu döngü tek yönlü kötüye gitmek zorunda değil. Aynı döngü iyiye de dönebilir.

Ben nasıl bir evren kurarsam, o evren beni öyle şekillendiriyor. Sonra o şekillenmiş halimle daha iyi bir evren kurabiliyorum. Ve bu böyle devam ediyor.

Yani mesele büyük bir kurtuluş planı değil. Kendi koninin açısını biraz genişletmek. Bir kişiyle daha kesişmek. Bir konuda daha "acaba" demek.

Küçük görünüyor. Ama döngü olduğu için küçük kalmıyor.


Yine kendim için hazırladığım bu pratikleri sizinle paylaşmak istiyorum:

Bugün anlaşamadığın biriyle konuşurken şunu sor: "Senin bakış açını anlamak istiyorum tam olarak nereden bakıyorsun bu konuya?" Çürütmek için değil, gerçekten merak ederek.

Kendi evrenini oluşturan üç şeyi yaz: bir inanç, bir alışkanlık, bir korku. Sonra sor, bunları ben mi seçtim?

Fikirlerinin hiç kesişmediği biriyle ortak bir şey yap. Konuşmanız bile gerekmiyor, aynı şeyi deneyimlemek yeter.

Bu hafta evrenine bilerek yabancı bir şey sok. Bir kitap, bir müzik, bir görüş.

Birine katılmadığında, onun evreninde olup senin evreninde olmayan bilginin ne olduğunu bulmaya çalış.

Ara ara kendine sor: bugün kurduğum evren dünkünden biraz daha geniş mi?


Dövmeyi yaptırdığımda bu kadarını düşünmemiştim açıkçası. Güzel bir görsel, güzel bir fikir diye yaptırmıştım. Meğer arkasında neler varmış da haberim yokmuş. Ya da zihnim biliyormuş ama bana henüz söylememiş, öyle bir şeyler.

Ama şunu biliyorum ki üstünden geçen yıllarda o cümle benimle birlikte büyüdü. Şimdi ona baktığımda sadece bir figür görmüyorum. Bir hatırlatma görüyorum: gördüğüm dünya bana verilmiş olabilir, ama kuracağım dünya bana kalmış.

Her zaman doğru kurabiliyor muyum? Hayır. Çoğu zaman kendi konimin içinde takılıp kalıyorum, çoğu zaman kesişmek yerine savunmayı seçiyorum.

Ama en azından ne yaptığımı biliyorum artık. Ve bence bu bile bir başlangıç.


Sana da sormak istiyorum: Sen nasıl bir evren yarattın? Ve o evrende senden başka kim var?

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. O zamana kadar sevgiyle kalın.


(1*) Jakob von Uexküll, Hayvanların ve İnsanların Evrenlerine Bir Gezinti (1934)
(2*) İbn Arabi, Fütûhât-ı Mekkiyye (13. yüzyıl)

Başarıyla abone oldunuz: Cenk Ebret Personal Website
Harika! Ardından, tüm premium içeriğe tam erişim için ödemeyi tamamlayın.
Hata! Kayıt olunamadı. Geçersiz bağlantı.
Tekrar hoş geldiniz! Başarıyla giriş yaptınız.
Hata! Giriş yapılamadı. Lütfen tekrar deneyin.
Başarılı! Hesabınız tamamen etkinleştirildi, artık tüm içeriğe erişiminiz var.
Hata! Stripe ödemesi başarısız oldu.
Başarılı! Fatura bilgileriniz güncellendi.
Hata! Fatura bilgisi güncellemesi başarısız oldu.