Sabah uyanıyoruz, uykumuzu öyle güzel almışız ki… Yahu ne güzel bir sabah bu diyoruz, güneş açmış, kuş sesleri, kafamız tertemiz. Huzurumuz yerinde. Bir de diyelim ki sevdiğimiz bir arkadaşımızla ya da sevgilimizle buluşacağız, daha huzurlu bir gün olamaz heralde diye düşünüyoruz.
Yüzümüzde bir gülümsemeyle yola çıkıyoruz.
Buluşulacak yere varıyoruz, onu görünce gülümsememize bir kademe daha ekleniyor. Aradan birkaç dakika geçiyor, biraz muhabbet ettikten sonra bakıyoruz ki karşımızdaki kişinin suratı asık, belli ki bizim gibi huzur içerisinde değil. Aa olur mu öyle? Onu da huzurlu hale getirmemiz lazım. Soralım sorununu kesin çözeriz diye düşünüyoruz. Soruyoruz: “sen iyi misin bir şey mi oldu”? O da bize ilk olarak diyor ki: “bir de soruyor musun?”. Hayda, bir anda nereden nereye geldik şimdi diye düşünürken karşımızdaki bize geçmişte yaptığımız bir davranışı hatırlatıyor, sinirlendiğini söylüyor, bizim hiç farkında bile olmadığımız bir şeyden bahsediyor. Anlamaya çalışıyoruz, sorular soruyoruz. Ama her soruya iğneleyici bir cevap veriyor. Ortam giderek ağırlaşıyor.
İçimizden şunu düşünüyoruz: “iyi de şimdi ben ne yaptım ki?”
Ve kendi açımızdan haklıyız da. O gün karşımızdaki kişi haksız. Bunu biz de biliyoruz, muhtemelen o da.
Peki biz ne yapıyoruz?
Böyle durumlarla karşılaştığımızda genellikle iki yoldan birini seçiyoruz.
Birinci yol şu: kendimizi tutamayıp patlıyoruz. "Sen bana nasıl böyle davranırsın?" Sesimiz yükseliyor, kelimelerimiz sertleşiyor. Haklı olduğumuzu ispatlıyoruz ama ortada artık ispatlayacak bir şey kalmıyor, çünkü ilişkimiz zedelenmiş oluyor. Hani huzurluyduk ya yola çıkarken, şimdi haklıyız ama huzurumuz kaçtı, hem de biz bir şey yapmadan…
İkinci yol: içimize atıyoruz. Alttan alıyoruz. "Tamam, bunun üstüne, düşüneceğim" diyoruz, konuyu değiştiriyoruz. Kısa vadede yangın söndürülüyor ama haksızlık birikmeye devam ediyor. Ve bu birikim bir gün çok farklı bir şekilde ortaya çıkıyor, huzur desen gene kaçtı, yahu neden her şey bu kadar zor olmak zorunda diye soruyoruz kendimize. Huzurlu huzurlu güne başlamıştık halbuki…
Görünen o ki bu yolların ikisi de çözüm değil. İkisi de ne ilişkiyi, ne de huzurumuzu gerçek anlamda korumuyor.
İyi de ne yapacağız? Biz huzurumuzu ve ilişkilerimizi koruyamayan bir insan mı olacağız? Yoksa daha sağlam durabildiğimiz, hem kendi huzurumuzu hem ilişkilerimizi daha iyi koruyabileceğimiz üçüncü bir yol var mı?
Felsefi ve Bilimsel Arka Plan
Felsefi perspektif:
İki kişi isteyerek ve severek bir araya geldiğinde orada sadece iki ayrı birey yok. O ilişkide bir "biz" doğuyor. Aristoteles’in bunu anlatma şekli hoşuma gidiyor: "Dost, tek bir ruhun iki bedende yaşamasıdır." (1*)
Burada dost dese de aslında dost, sevgili, yaren gibi algılıyorum bu cümleyi. Her ne kadar kulağa romantik gelse de içinde ciddi bir sorumluluk taşıyor. Eğer ikimiz aynı fidanın dallarıysak ve biri o an büküldüyse, diğerinin görevi ne?
Cevap ne kaçmak ne de eğilmek. Ayakta durmak.
Viktor Frankl şunu söylüyor: "Uyaran ile tepki arasında bir boşluk vardır. O boşlukta büyümemiz ve özgürlüğümüz yatar." (2*)
Biri bizi haksız yere kışkırttığında beynimiz hemen tepki vermek istiyor. Ama Frankl'ın kastettiği tam da bu: o boşluğu fark etmek, otomatik tepkiyi durdurup seçebilmek. Patlamak da bir seçim, içine atmak da. Ama ayakta durmak da bir seçim.
Epiktetos ise buna farklı bir noktadan yaklaşıyor: kontrol edemediğimiz şey karşındakinin nasıl davrandığı. Kontrol edebildiğimiz şey o an nasıl durduğumuz. (3*)
Sağlam durmak dediğim şey, karşımızdakinden etkilenmemek değil. O düşse kaldıracak kadar, haksızsa dahi onu kırmayacak kadar, yaptığı yanlışta ne kadar diretse de onu gerekirse kendinden dahi koruyacak kadar sarsılmadan ayakta kalabilmek.
Bilimsel perspektif:
John Gottman, ilişkiler üzerine on yıllar boyunca araştırma yapan bir psikolog. Bize "flooding" diye bir kavramdan bahsediyor: kalp atışı belli bir eşiği geçtiğinde beyin artık dinleyemiyor, empati kuramıyor, bu yüzden mantıklı düşünemiyoruz. Beyin o sırada sadece hayatta kalmaya çalışıyor. (4*)
O noktada söylediğimiz her şey durumu iyileştirmiyor, derinleştiriyor. Ve bu iki taraf için de geçerli. Karşımızdaki zaten o noktadaysa, biz de aynı noktaya geldiğimizde gerçek bir iletişim için yer kalmıyor.
Nörobilim de bunu destekliyor. Beyin tehdit algıladığında prefrontal korteks devre dışı kalıyor. Sert bir ses tonu, iğneleyici bir cevap, haksız bir suçlama bu tepkiyi tetiklemek için yeterli. O anda empatik, sakin, yapıcı bir iletişim kurmak biyolojik olarak son derece güçleşiyor.
Demek ki ayakta kalmak sadece bir niyet meselesi değil. Aynı zamanda bir pratik meselesi.
Kapıyı Kapatmadan Sınır Çizmek
Peki ayakta kalmak ne demek tam olarak?
Şunu demek değil: her şeyi kabullenmek, karşındakine hak vermek, susup geçmek. Bu içine atmak olur, ayakta kalmak değil.
Şunu diyebilmek: "Bu konuşma tarzını kabul etmiyorum" ama bunu söylerken karşımızdakiyle olan kapıyı da kapatmamak. Sınırını net çizmek ama ilişkiyi korumak. İkisi aynı anda mümkün.
Marshall Rosenberg'in şiddetsiz iletişim üzerine söyledikleri burada çok işe yarıyor. Rosenberg, çatışma anında çoğunlukla ihtiyaçlarımızdan değil yaralarımızdan bahsettiğimizi söylüyor. "Sen hep böyle yapıyorsun" ile "Böyle yapman şu sebepten ötürü bana böyle hissettiriyor" demek aynı şey değil. İkincisi daha nazik değil sadece, duygusal olarak çok daha yerleşik bir yerden geliyor. (5*)
Ve işte o yerleşiklik, hem sınır çizmeyi hem de kapıyı açık tutmayı mümkün kılıyor.
Kişisel Bir An
Benim için bu farkı anlamak kolay olmadı.
Bir dönem ya çok çabuk tepki veriyor, sonradan pişman oluyordum ya da her şeyi içime atıyor, haklılığımı kendi kendime kanıtlamaya çalışıyordum. İkisi de beni yoruyordu.
Sonradan gördüm ki asıl zorluk tepkiyi bastırmak değil. Asıl zorluk o anda hem kendime hem de karşımdakine aynı anda adil davranabilmek. Sınırımı korurken onu kırmamak. Ayakta dururken ona el uzatabilmek.
Bu, üzerinde çalışılması gereken bir şey. Ve imkansız bir şey değil.
Yine kendim için hazırladığım bu pratikleri sizinle paylaşmak istiyorum:
O boşluğu kullanmak.
Tetiklendiğimi fark ettiğimde hemen tepki vermiyorum. Bir nefes alıyorum. Frankl'ın bahsettiği o küçük boşluk, seçim yapabilmek için yeterli. "Şu an ne hissediyorum?" sorusunu sormak bazen her şeyi değiştiriyor.
Sınırı netleştirmek ama kapıyı kapatmamak.
"Bu konuşma tarzını kabul etmiyorum" diyebiliyorum. Ama bunu söylerken sesimi yükseltmiyorum, ilişkiden çekilmiyorum. Sınırı bir duvar değil, bir çerçeve gibi görüyorum. Bu bakış açısı karşı tarafa ne olduğunu gösteriyor, dışarıda bırakmıyor.
Yaradan değil ihtiyaçtan konuşmak.
"Sen hep böyle yapıyorsun" yerine "Ben bu durumda şöyle hissediyorum, seninle farklı bir şekilde konuşmak istiyorum" diyorum. Aynı gerçeği, çok farklı bir yerden söylemek.
El uzatmayı seçmek. Karşımdaki o an yanlış yapıyorsa ve ben ayaktaysam, onu bırakmak da bir seçenek. Ama severek bir araya gelmişsek el uzatmak da bir seçenek. Bu ikincisi çok daha zor. Ve çok daha güçlü.
İki kişi bir araya geldiğinde biri her zaman daha sağlam durmuyor olabilir. Karşımızdaki kişi kötü bir gün geçiriyor olabilir, geçmişten bir yük taşıyor olabilir, o an kendini kaybetmiş olabilir.
Ayakta kalan taraf olmak kolay değil. Hem kendi duygularımızı yönetmemizi hem de karşımızdakine rağmen ilişkiyi taşımamızı gerektiriyor. Ama bu kapasite bir kişilik özelliği değil, bir pratik. Ve her pratik gibi, zamanla gelişiyor.
Kapıyı kapatmak kolay. Sınır çizerken açık tutmak ise başka bir şey gerektiriyor: hem kendimize hem karşımızdakine olan saygıyı aynı anda taşıyabilmek.
Hazır sormak demişken ben de sizlere bir soru bırakmak istiyorum:
En son ne zaman haklıyken bile ilişkiyi korumayı seçtiniz?
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.
O zamana kadar sevgiyle kalın.
Kaynakça ve İlham Alınan Metinler
(1*) Aristoteles, Nikomakhos'a Etik
(2*) Viktor Frankl, İnsanın Anlam Arayışı
(3*) Epiktetos, Enchiridion
(4*) John Gottman, The Seven Principles for Making Marriage Work
(5*) Marshall Rosenberg, Şiddetsiz İletişim
