Geçen yıl bir arkadaşım bana ciddi bir şey anlatmaya çalışıyordu. Zor bir dönemden geçiyordu, konuyu açtı, birkaç cümle kurdu. Bana biraz zorlanıyor, eveliyor geveliyor gibi geldi. Üstüne çok da düşünmeden bir espri yaptım.
Güldük, ettik. Ortam yumuşadı. Konu kapandı.
O an kendimi iyi hissettim hatta. Adamı güldürmüştüm, havayı hafifletmiştim. Ama eve giderken içimde tuhaf bir his kaldı. Arkadaşım bir şey söylemeye çalışıyordu ve ben ona bunu söyletmedim.
Üstelik bunu kabalıkla yapmadım. En nazik yöntemle yaptım. Güldürerek.
Geçen sene Gibi dizisinin yazarlarından Aziz Kedi'nin düzenlediği bir mizah yazarlığı kursuna katılmıştım. Konu espri nasıl kurulur, insan neden güler, mizahın mekaniği nasıl işler gibi şeylerdi.
Orada öğrendiğim şeylerden sonra espriye bakışım değişti. Ama beklemediğim bir şey oldu: bir mekanizmayı öğrenince, kendi kullandığın mekanizmayı da görmeye başlıyorsun.
Ve ben fark ettim ki mizahı çok sık kullanıyorum. Hem de en çok, aslında hiç de ihtiyacım olmadığı anlarda.
Önce şunu konuşalım, çünkü her şeyin başı burası.
Biz şöyle bir varsayımla yaşıyoruz: komik bir şey olur, biz de güleriz. Sebep var, sonuç belli. Neden gülüyoruz diye düşününce ilk başta basit bir açıklaması var gibi duruyor.
Ama öyle değilmiş.
Nörobilimci Robert Provine yıllarca insanların günlük hayatta ne zaman güldüğünü kaydetmiş. Sokakta, kafede, ofiste, binlerce gülme anı toplamış. Bulduğu şey şu: gülmelerin büyük çoğunluğu bir espriden sonra gelmiyor. (1*)
"Görüşürüz." "Nerelerdeydin?" "Geldim işte." Gülmelerin çoğu bu kadar sıradan cümlelerden sonra geliyor.
Bir de şunu bulmuş: insanlar yalnızken neredeyse hiç gülmüyor. Başkasının yanındayken kat kat fazla gülüyoruz.
Yani gülmek bir komiklik tepkisi değil. Bir bağ kurma sinyali. Konuşmanın altından akan ve "seninle iyiyim, aramızda sorun yok" diyen bir ses.
Gülmek bize verilmiş en eski yakınlaşma aletlerinden biri.
İşte burada tuhaf bir şey var.
Madem gülmek bir yakınlaşma aleti, o zaman ben o akşam ne yaptım?
Arkadaşım bana yaklaşmaya çalışıyordu. Ben de yakınlaşma aletini kullanarak onu uzaklaştırdım.
Bunu yazarken bile garip geliyor. Ama sanırım çoğumuz bunu yapıyoruz. Bir bağ kurma aracını, bağ kurmamak için kullanıyoruz.
Ve bence mizahın en sinsi tarafı da bu.
Nasıl çalıştığına bakalım, çünkü her seferinde aynı şekilde işliyor.
Ciddi bir konu açılır. Ortamda bir ağırlık belirir. Birinin bir şey söylemesi gerekir.
Tam o anda bir espri patlatılır.
Herkes güler. Ağırlık dağılır. Ve konu bir daha açılmaz.
Ya da şöyle olur: kendi derdinizi anlatırsınız ama gülerek anlatırsınız. Aslında canınız yanmıştır, ama anlatırken komik bir hikâyeye çevirmişsinizdir. Karşı taraf ne yapsın? Siz gülerek anlattınız, o da güler. Ve siz de zaten bunu istemişsinizdir, çünkü ciddiye alınmak sizi daha savunmasız bırakacaktı.
Bunu yapanlar genelde "neşeli insan" diye bilinir. Ortamın havasını açan, muhabbetin şakacısı.
Ben de biraz öyle biliniyorum sanırım. Ve bu yazıyı yazarken fark ettim ki bu, iltifat olduğu kadar bir bilgi de.
Peki neden bu kadar işe yarıyor?
Çünkü kimse itiraz edemiyor.
Birine "benden kaçıyorsun" diyebilirsiniz. "Konuyu değiştiriyorsun" diyebilirsiniz. Ama "neden bu kadar komiksin" diyemezsiniz. Gülmek kötü bir şey gibi görünmüyor.
Bu yüzden mizah, savunma mekanizmaları arasında en zarif olanı. Kapıyı çarpmıyor, sadece usulca kapatıyor.
Psikiyatrist George Vaillant, insanların zorluklarla başa çıkma biçimlerini onlarca yıl boyunca incelemiş ve bunları olgunluk derecesine göre sınıflandırmış. Mizahı en olgun savunmalar arasına koymuş. (2*) İnkârdan, yansıtmadan, öfkeden çok daha sağlıklı.
Ama dikkat edin: yine de bir savunma diyor. En iyisi, en olgunu, ama sonuçta savunma.
Yani mizah bizi koruyor. Sorun şu ki bazen korunmaya ihtiyacımız yokken de koruyor.
Burada bir ayrım yapmam lazım, yoksa haksızlık etmiş olurum.
Bizim kültürümüzde acıya gülmenin çok köklü bir yeri var. Bir afet olur, ertesi gün capsler dolaşır. Kriz çıkar, esprisi hazırdır. Dışarıdan bakan duyarsızlık sanır.
Bence değil. Bu bir dayanma biçimi.
Nasreddin Hoca'nın hikâyelerine bakın. Neredeyse hepsi bir sıkışmışlık anında kurulur. Adam köşeye sıkışmıştır, elinde imkân yoktur, tek yaptığı şey meseleyi ters çevirip komik hale getirmektir.
Aradaki fark şu bence: Nasreddin Hoca acının içinde duruyor ve ona gülüyor. Ben ise acının yanına yaklaşmadan gülüyorum.
Biri dayanmak için, diğeri kaçmak için. Alet aynı, kullanım farklı.
Bir de şu var, belki en çok düşündüren kısım bu.
Neye gülemediğimize bakmak, neye güldüğümüze bakmaktan daha çok şey söylüyor.
Bir konuya gülemiyorsak, orası hâlâ açık demektir. Yara kapanmamıştır, ya da o konuda kendimizi fazla savunmasız hissediyoruzdur.
İlginç olan şu: kaçtığımız konulara espri yaparız, gerçekten yaralı olduğumuz konulara yapamayız. Yani espri yapabilmek bile bir mesafe işareti.
Ve galiba en zoru kendi ciddiyetine gülebilmek. Kendini fazla ciddiye aldığın anı yakalayıp ona gülmek, bir şeyden kaçmak için değil.
Yine kendim için hazırladığım bu pratikleri sizinle paylaşmak istiyorum:
Ciddi bir konu açıldığında içinden gelen espri yapma refleksini yakala. O an tam olarak neyden kaçıyorsun?
Kendi derdini birine anlatırken gülerek anlattığını fark edersen dur. Karşı tarafa ciddiye alma izni ver.
Birisi sana bir şey anlatmaya çalışırken espri yapma. Bir kere denemesi bile yeterli, nasıl hissettirdiğine bak.
Hiç gülemediğin bir konu bul. Orası neden hâlâ açık?
Bu hafta bir kere, mizahı bir şeyi kapatmak için değil, açmak için kullan.
O akşamki espriyi hâlâ düşünüyorum. Neydi tam olarak, artık bilmiyorum. Ama arkadaşımın yüzündeki o kısa duraklama aklımda.
Bir şey söyleyecekti. Söylemedi. Ve ona bunu ben yaptırmıştım.
Gülmek belki de en tuhaf insani tepkilerden biri. Aynı anda hem en samimi hem en kaçamak şey olabiliyor. Bir kişiye yaklaşmanın da, ondan uzaklaşmanın da yolu.
O yüzden mesele daha az ya da daha çok gülmek değil bence.
Mesele, güldüğümüz anda kapıyı mı açıyoruz yoksa kapatıyor muyuz, bunun farkında olabilmek.
Sana da sormak istiyorum: Son yaptığın espri neyi kolaylaştırdı? Bir şeyi paylaşmayı mı, yoksa bir şeyi söylememeyi mi?
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. O zamana kadar sevgiyle kalın.
(1*) Robert R. Provine, Laughter: A Scientific Investigation (2000)
(2*) George E. Vaillant, Adaptation to Life (1977)
