Bin Nasihat, Bir Musibet

Bu hafta hastalandım.

Normalde pek hastalanan biri değilimdir. Yılda bir iki kez hafif bir şey olur, iki gün sürer, geçer. Ama bu sefer öyle olmadı. Uzun uykular, ateşli geceler, günlerce süren bir ağırlık, bayağı yoran bir dönem oldu. Yataktan kalkmak bile işkence gibiydi.

Bizim evde normalde bana oranla eşim biraz daha fazla hastalanır. Ben de yanında dururum, geçmiş olsun derim, işime devam ederim.

Bu sefer roller değişti. Ve eşim bana öyle bir özen gösterdi ki, ateşin arasında bir yerde şunu fark ettim:

Ben ona hasta olduğunda hiç özen göstermiyormuşum.


Bunu yazmak zor geliyor ama yazacağım, çünkü yazının tamamı bunun üstüne kurulu.

Kötü davrandığımı söyleyemem. Kaba değilimdir, umursamazlık etmem. Hasta olduğunu bilirim, yalan söylemediğini bilirim, zor bir süreçten geçtiğini de bilirim.

Yani tarafımda bu konuda bir bilgi eksikliği yok.

Ama yeterince ciddiye almıyormuşum sanki. "Geçer" diyormuşum. İşime bakıyormuşum. Yanına oturup nasıl hissettiğini sormuyormuşum mesela. Bir şeye ihtiyacın var mı diye sormayı akıl etmiyormuşum.

Ve şimdi geriye dönüp bakınca, bunu kötü niyetle yapmadığımı da biliyorum. Sadece ne olduğunu bilmiyormuşum.

İşte beni asıl düşündüren de bu oldu. Bilmiyor muydum? Biliyordum. O zaman neyi bilmiyordum?


Bu soruyu düşünürken aklıma yıllar önce okuduğum bir düşünce deneyi geldi.

Filozof Frank Jackson'ın "Mary'nin Odası" diye bilinen bir örneği var. Mary bir renk bilimcisi, ama ömrü boyunca siyah beyaz bir odada yaşamış. Rengin fiziğini biliyor, ışığın dalga boylarını biliyor, gözün ve beynin renkleri nasıl işlediğini eksiksiz biliyor. Konuyla ilgili bilinebilecek her şeyi biliyor.

Sonra bir gün odadan çıkıyor ve ilk kez kırmızı rengini görüyor.

Jackson'ın sorusu şu: Mary yeni bir şey öğrendi mi? (1*)

Bence cevap çok açık. Öğrendi. Ve öğrendiği şey hiçbir kitapta yazmıyordu.

Ben de hastalığın Mary'siymişim. Bütün bilgi bendeydi ama odadan hiç çıkmamıştım.


Sonra şunu da düşündüm: neden acı bu kadar aktarılamıyor?

Elaine Scarry'nin "Acı Çeken Beden" kitabında çok net bir tespit var. Acının en temel özelliklerinden biri paylaşılamaz olması. (2*)

Kendi acın senin için mutlak bir gerçeklik. Tartışmaya kapalı, kanıt istemeyen, doğrudan bir şey. Ama başkasının acısı senin için sadece bir bilgi. Bir varsayım. "Öyle olduğunu kabul ettiğin" bir şey.

Yani acı, sahibinde kesin acıyken, dışarıdan bakanda tahminden ibaret.

Bu bir kötülük değil bence, insanın yapısı böyle. Ama tam da bu yüzden tehlikeli. Çünkü hissetmediğimiz bir şeyi ciddiye almayı unutuyoruz.

Ve unuttuğumuzu da fark etmiyoruz. Ben fark etmemişim mesela. Ateşim çıkana kadar.


Burada durup şunu sormam lazım: madem yaşamadan anlayamıyoruz, o zaman ne yapacağız?

Çünkü bu fikri sonuna kadar götürürsek karamsar bir yere varıyoruz. "Yaşamadıysan anlayamazsın" demek, aslında "o zaman uğraşmana da gerek yok" demenin kibar hali oluyor. Bunu kabul etmiyorum.

Bence çıkış şurada: anlamak ile ciddiye almak aynı şey değil.

Anlamak için yaşamak gerekiyor olabilir. Ama ciddiye almak için gerekmiyor.

Yani şu cümleyi kurabiliyor olmamız lazım: "Ben bunu yaşamadım, o yüzden ne kadar zor olduğunu gerçekten bilmiyorum. Ama bu durumun senin için zor olduğuna inanıyorum ve ona göre davranacağım."

Kulağa mütevazı bir cümle gibi geliyor ama aslında zor bir cümle. Çünkü içimizdeki ses hep aynı şeyi fısıldıyor: "Bu kadar da değil ya."

O ses hep orada. Ve çoğu zaman haksız.


Bir de şu var: hayal gücü bedenin yerini tutmuyor.

Bunu kabul etmek gerekiyor bence. "Kendimi onun yerine koydum" dediğimizde aslında yaptığımız şey, kendimizi onun durumuna koymak. Ama onun bedenine, onun geçmişine, onun eşiğine koyamıyoruz.

O yüzden empati dediğimiz şeyin bir sınırı var. Ve sanırım asıl olgunluk, o sınırı inkâr etmemekte.

Sınırı kabul edince ilginç bir şey oluyor: daha dikkatli oluyorsun. Anladığını sandığında rahatlıyorsun, anlamadığını bildiğinde ise soruyorsun.

Belki de mesele bu kadar basit. Anladığını sanmak yerine sormak.


"Bir musibet bin nasihatten yeğdir" derken sanırım tam olarak bunu kastetmişler.

Nasihat bize bir bilgi veriyor. Musibet ise bir deneyimi birinci elden yaşatıyor. İkisi aynı kapıya çıkmıyor.

Ama işin acı tarafı şu: musibet iyi bir öğretmen ama çok pahalı bir öğretmen. Üstelik dersi sen seçmiyorsun, o seçiyor. Ne zaman geleceğini, neyi öğreteceğini, bedelinin ne olacağını o belirliyor.

O yüzden asıl marifet belki de nasihatten öğrenebilmek. Yani musibet gelmeden önce.

Ben bu sefer beceremedim. Ateşi çıkan ben olana kadar anlamadım.


Yine kendim için hazırladığım bu pratikleri sizinle paylaşmak istiyorum:

Yakınındaki birinin sürekli dile getirdiği bir zorluğu düşün. Sen onu hiç yaşadın mı? Yaşamadıysan, fikrin ne kadar sağlam olabilir?

"Abartıyor" dediğin bir anı hatırla. Bunu neye dayanarak söylemiştin?

Anlamadığın bir zorluğu ciddiye almayı dene. Anlaman gerekmiyor, inanman yeterli.

Birine "nasılsın" diye sorduğunda cevabı gerçekten bekle. Cevap "iyiyim" değilse konuyu değiştirme. Onun ne yaşadığını anlamaya çalış.

Kendi yaşadığın bir zorluğu düşün. O sırada çevrendekilerden ne bekliyordun? Şimdi tersini sor: aynı zorluğu başkası yaşasaydı, senden beklediği o şeyi ona verir miydin?

Bu hafta birine, o istemeden, ihtiyacı olabileceğini düşündüğün bir şeyi yap.


Hastalık çok şükür geçti. Şu an bu yazıyı yazarken iyiyim.

Ama bir şey kaldı. Artık eşim hastalandığında ne olduğunu biliyorum. Bilgi olarak değil, beden olarak biliyorum.

Ve bu bilginin bende bıraktığı asıl şey bir farkındalık değil, bir borç. Çünkü geçmişte yapmadığım şeyleri geri alamıyorum.

Belki de bu yüzden anlatıyorum. Bir sonraki sefer için değil, kendime hatırlatmak için: anlamadığım bir sürü şey var ve bunların çoğunu muhtemelen hiç yaşamayacağım.

Ama ciddiye alabilirim. Bunun için hastalanmam gerekmiyor.


Sana da sormak istiyorum: Yakınındaki birinin yaşadığı ama senin hiç yaşamadığın bir zorluk var mı? Peki onu anlamadan ciddiye alabiliyor musun?

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. O zamana kadar sevgiyle kalın.


(1*) Frank Jackson, "Epiphenomenal Qualia" (1982)
(2*) Elaine Scarry, The Body in Pain (1985)

Başarıyla abone oldunuz: Cenk Ebret Personal Website
Harika! Ardından, tüm premium içeriğe tam erişim için ödemeyi tamamlayın.
Hata! Kayıt olunamadı. Geçersiz bağlantı.
Tekrar hoş geldiniz! Başarıyla giriş yaptınız.
Hata! Giriş yapılamadı. Lütfen tekrar deneyin.
Başarılı! Hesabınız tamamen etkinleştirildi, artık tüm içeriğe erişiminiz var.
Hata! Stripe ödemesi başarısız oldu.
Başarılı! Fatura bilgileriniz güncellendi.
Hata! Fatura bilgisi güncellemesi başarısız oldu.