Elinde çekiç olan her şeyi çivi görür cümlesinden yola çıkacak olursam, konuya girişim daha rahat olacak sanırım.
Bu aralar daha önceki yazıda da belirttiğim üzere bir enstrüman öğrenmeye çalışıyorum, bunu daha iyi yapabilmek için de kendimi gözlemliyorum. Yanlış yapmayı alışkanlık haline getirdiğim bazı hareketleri (gitarı tutarken parmağın konumlanacağı yer gibi basit hareketleri bile) değiştirmem gerektiğini bilmeme rağmen, kas hafızası beni bir önceki hatalı harekete çekmeye çalışıyor gibi hissediyorum. Yazılarımı okuyanlar beni bilir, bir sorunu çözmeye çalışıyorsam ona geniş çerçeveden de bakarak benzer ne gibi sorunlar yaşıyor olabilirim diye bakan bir bakış açım var. Bu kas hafızası mevzusunu düşününce, beynin ve vücudun da kaslardan meydana geldiğini bilince, kafamda bir ışık yanar gibi oldu.
Bazı zaman oluyor sabah rutinimizi, konuşma biçimimizi, beslenme şeklimizi veya ne bileyim kendimize karşı daha dürüst olacak şekilde bir hayat yaşayacak şekilde kendimizi değiştirmeye çalışıyoruz, bu da hemen olmuyor, bazen yakınlarımızla tartışıyoruz, sen işte böylesin, yapamazsın gibi sözler duyabiliyoruz.
"Bu sefer gerçekten değiştireceğim." diyoruz demesine. Peki sonra ne oluyor? Bir süre geçiyor ve yine aynı yerde kaldığımızı farkedip düş kırıklığına yelken açıyoruz. O noktada da genellikle kendimize şu tarz sorular soruyoruz: "Ben neden böyleyim? Hiç mi iradem yok?"
Bence sorulması gereken sorular bunlar değil.
"İstemek" ile "yapabilmek" arasında bir boşluk var. Ve bu boşluk bir zayıflık değil, değişimin doğasından kaynaklanıyor.
Şöyle düşünelim: gerçekten değişmek istiyor muyuz? Evet. Ama aynı zamanda şu anki hâlimiz de tanıdık, güvenli, öngörülebilir. Tanıdık bir acı bile bazen bilinmez bir özgürlükten daha çekici hale gelebiliyor. En azından ne bekleyeceğimizi biliyor oluyoruz.
Buna ambivalans deniyor. Hem değişmek istiyoruz hem de istemiyoruz. İkisi de aynı anda, bizim için gerçek. Bu bir çelişki gibi görünse de öyle değil, değişimin neredeyse her zaman böyle başladığının bir göstergesi.
Bunu görememek, kendini suçlamanın da kaynağı oluyor. "İstersem yapabilirim" diyoruz, ama yapamıyoruz. Sonra "demek ki yeterince istemiyorum" diyoruz. Bu yargı, zaten zor olan bir şeyi daha da zorlaştırıyor.
Yanlış bildiğimiz şeylerden biri de değişimin nasıl çalıştığı.
Değişimi çoğumuz ikilik olarak görüyoruz: ya değiştik ya değişmedik. Bir gün karar veriyoruz ve o andan itibaren farklıyız. Böyle olmuyor.
Araştırmacılar James Prochaska ve Carlo DiClemente yıllarca insanların değişim süreçlerini inceledi. Gördükleri ki değişim doğrusal değil, aşamalı ve döngüsel bir süreç. Bir aşamada hiç farkında değiliz. Bir sonrakinde farkındayız ama harekete geçmiyoruz. Sonra hazırlanıyoruz, sonra adım atıyoruz, sonra sürdürmeye çalışıyoruz. Ve çoğu zaman geri adım da atıyoruz. Bu başarısızlık değil, sürecin bir parçası.
İşte kritik nokta şu: çoğumuz henüz "farkındayım ama hareket etmiyorum" aşamasındayken kendimize "neden harekete geçmiyorum" diye bağırıyoruz. Yanlış soruyu, yanlış zamanda soruyoruz.
Ve bir şey daha var. Belki de en önemli olanı.
Değişince ne kaybedeceğiz?
Bu soruyu kendimize nadiren soruyoruz. Ama beyin soruyor, bilinçli ya da değil.
Değişmek demek tanıdık olanı bırakmak demek. Ve o bırakış, kazanacağımız şeyden çok daha somut hissettiriyor. Yeni ve iyi olan soyut, hâlâ elde olmayan bir şey. Bırakacağımız ise tam anlamıyla elimizde, bilinen, gerçek.
"Değişmeyen" insan çoğu zaman tembel değil. Farkında olmadan çok mantıklı bir şey yapıyor: tanıdık olanı koruyor.
Felsefi Perspektif
Kierkegaard, bilmek ile yapmak arasındaki o boşluğu tüm felsefesinin merkezine koymuş. Çünkü ona göre insanların büyük bölümü, anlık hazların, alışkanlıkların ve rahat olanın peşinden gittiği “estetik evre”de yaşıyor. Etik bir evreye geçmek (yani sorumlu, bilinçli, seçimle inşa edilmiş bir hayata adım atmak) mantıkla değil, bir sıçramayla oluyor. Neden sıçrama? Çünkü o geçişi garantileyecek hiçbir hesaplama yok. Sadece adım var. Ve Kierkegaard'a göre en yaygın umutsuzluk biçimi de tam olarak bu: o adımı atamamak. Kendisi olmamak. (1*)
Nietzsche ise bu soruya farklı bir kapıdan giriyor. Pindar'dan aldığı bir cümleyi hayatı boyunca taşımış: "Werde, der du bist" yani “olman gereken ol”. Değişim burada bir çaba olarak değil, bir geri dönüş olarak çerçeveleniyor. Zaten içinde var olan şeye doğru yürümek. Korku değil, çağrı. (2*) Biz de buna “ya göründüğün gibi ol, ya da olduğun gibi görün” cümlesinden aşinayız.
Üç farklı gelenek, üç farklı dil. Ama üçü de aynı yere işaret ediyor: bilmek yetmiyor, adım atmak gerekiyor. Ve o adım kolay değil.
Bilimsel Perspektif
Prochaska ve DiClemente'nin aşama modelini biraz daha açalım. Onlarca yıllık araştırmaları gösteriyor ki geri adım atmak başarısızlık değil, sürecin doğal bir parçası. İnsanların çoğu değişim sürecinde birden fazla kez "hazırlanma" ve "harekete geçme" arasında gidip geliyor. Bunu bilmek, kendinle savaşmayı bıraktırıyor. "Neden geri döndüm" sorusu değişiyor: "Süreçteyim ve bu normal" oluyor. (3*)
Kahneman ise kayıptan kaçınma araştırmalarıyla şunu ortaya koyuyor: beyin, kazancı değil kaybı önceliklendiriyor. Kazanmak ne kadar güzel hissettirirse hissettirsin, kaybetmek yaklaşık iki kat daha ağır basıyor. Bu yüzden "değişmemek" çoğu zaman iradesizlik değil, bilinçsiz bir kayıp yönetimi stratejisi. Beyin tanıdık olanı seçiyor, çünkü en azından ne olacağını biliyor. (4*)
Ben de bu soruyla uzun süre boğuştum.
Fark etmesi çok zaman aldı: değiştirmek istediğim şeylerin bir kısmında değil çoğunda "farkındayım ama hareketsizim" aşamasında yıllarca kalmışım. Ve bu aşamada olmayı bir karakter sorunu gibi taşıdım. "İradem yok", "motive olamıyorum", "benim yapım böyle" dedim.
Sonra bir şey değişti. Kendime "neden yapamıyorum" yerine "şu an hangi aşamadayım" diye sormaya başladım. Küçük bir soru değişikliği gibi görünüyor ama etkisi büyüktü: kendimi suçlamayı bıraktım. Suçlamayı bıraktığımda enerjim savaşmaktan başlamaya döndü.
Küçük ama somut bir adım attım. Sonra bir tane daha.
Değişim böyle başladı.
Yine kendim için hazırladığım bu pratikleri sizinle paylaşmak istiyorum:
Hangi aşamada olduğunu tespit etmek.
"Farkındayım ama harekete geçmiyorum" aşamasındayken "neden yapmıyorum" diye kendini suçlamak yanlış soruyu sormak. Önce nerede olduğunu görmek gerekiyor. Aşamayı bilmek, stratejiyi değiştiriyor.
Ambivalansı kabul etmek.
"Hem istiyorum hem istemiyorum". İkisi de gerçek. Bunu görmek çatışmayı azaltıyor. Kendini ikna etmeye çalışmak yerine, her iki sesin de neyi söylediğini dinlemek çoğu zaman daha işe yarıyor.
Kaybedeceklerini adlandırmak.
Değişince gerçekte ne bırakıyorsun? Bunu dürüstçe yazmak, o kaybın gerçekten o kadar büyük olup olmadığını görmeyi sağlıyor. Çoğu zaman hayal ettiğimizden küçük çıkıyor.
Sıçrama değil, küçük adım aramak.
Kierkegaard'ın sıçraması gerçek ama hazırlıksız atılmıyor. Bugün atabileceğin en küçük somut adım ne? Sadece o. Yarınkini yarın düşünürsün.
"Bu sefer" yerine "bugün" demek.
"Bu sefer değiştireceğim" cümlesi geleceğe erteliyor. "Bugün şunu yapacağım" somutlaştırıyor. Fark küçük görünüyor ama zihin için büyük.
"Bu sefer gerçekten değiştireceğim" cümlesiyle başladık.
Belki sorun o cümlenin yanlış olması değil, arkasından yeterince küçük bir adım gelmemesi. Sanki hep o işin tam olarak olması ya da olmamasına bakıyoruz ve o bizi o ilk ve küçük adımı atmaktan alıkoyuyor.
Değişim bir karakter meselesi değil, bir süreç meselesi. Ve o sürecin tam ortasında olmak (ne hâlâ tam olarak farkında ne de henüz harekete geçmiş halde durmak) zayıflık değil, başlangıç.
Sana bir soru bırakıyorum:
Değiştirmek isteyip de bir türlü başlayamadığın bir şey var mı? Varsa, o şey için şu an hangi aşamadasın? Ve bir sonraki atabileceğin en küçük adım ne olabilir?
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.
O zamana kadar sevgiyle kalın.
Kaynakça ve İlham Alınan Metinler
(1*) Søren Kierkegaard, Ya/Ya Da (1843)
(2*) Friedrich Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt (1883)
(3*) James O. Prochaska & Carlo DiClemente, Transtheoretical Model (1983)
(4*) Daniel Kahneman, Hızlı ve Yavaş Düşünme (2011)
