Geçen hafta komedyen Deniz Göktaş tutuklandı. Standup gösterisinde dini değerleri aşağılamak ve cumhurbaşkanına hakaret etmek suçlamasıyla.
Hem çok üzüldüm hem çok sinir oldum.
Deniz Göktaş sadece bir komedyen değil benim için. Kötü günlerde güldürmeyi, güldürürken düşündürmeyi bilen birkaç sesten biri. Onun susturulması bir kişinin hapse girmesinden ibaret değil. Neyin hedef alındığını açıkça gösteriyor. Güldürmek, düşündürmek, soru sormak. Bunlar suç sayılıyorsa, zaten anlatmaya çalıştığım her şeyi anlatmış oluyorum aslında.
Sadece bu olay yüzünden değil. Bu olay, içimde uzun süredir patlamaya hazır olan bir şeyin son damlası oldu. Bir süredir bunları yazmak istiyordum ama "ne zaman" diye bekliyordum. Artık beklemeyeceğim.
Hollanda'ya taşınalı eylül ayında on yıl olacak. O günden bu güne bir gün olmadı ki dönmeyi düşünmeme sebep olacak bir şey olsun, her şey hep daha kötüye gitti. Taşınma sebebim zaten işlerin kötüye gideceğini öngörmemdi, ama bu kadar öngörülü biri olmayı ben dahi beklemiyordum.
Bunu söylemek kolay gelmiyor. Kimse ülkesini, ailesini, sevdiklerini bırakıp başka bir yere göçmek istemez. Ben de istemedim. Ama malesef, bazı çiçekler bazı topraklarda yetişmiyor.
Burada Avrupa'yı övecek, kendi vatanımı yerecek değilim. Ama yaşadığım bu on yılın bana verdiği bir bakış açısı var ve bunu paylaşmak istiyorum.
Başlamak için şu soruyu sormam lazım: Devlet neden var?
En kısa haliyle şöyle diyebiliriz: insanların tek başlarına sağlayamayacağı düzeni, güvenliği ve ortak yaşam kurallarını oluşturmak için. Bireylerin hak ve özgürlüklerini korumak, adaleti sağlamak, eğitim, sağlık, altyapı gibi kamusal hizmetleri sunmak için.
Peki birey nedir? Belli bir inanca sahip olan, belli bir cinsiyette olan ve bunun dışındakileri dışlama hakkına sahip bir varlık mı?
Değil.
Kimse kimsenin inancına, ne giydiğine, nasıl espri yaptığına, hangi cinsiyette olduğuna, hangi partiyi desteklediğine, kısacası hiçbir şeyine karışamaz. Kanunlar çerçevesinde yaşandığı sürece. Bir ihlal olursa, devlet kanun gücüyle gerekli cezayı verir. Bu kadar basit.
Ve işte burası kritik: herkes hak ve özgürlükler anlamında eşittir. Aynı kanunlara uymak zorundadır. Aynı suçu işleyen aynı cezayı almalıdır. Ancak o zaman adalet tesis edilir. Ancak o zaman güven oluşur.
Burada, Hollanda'da, vatandaş olmaya yeltendiğimizde bile bu haklara nasıl saygılı davranacağımız öğretiliyor. Kimsenin cinsiyeti, dini, düşüncesi yüzünden ayrımcılığa uğramaması gerektiği anlatılıyor. Bunu ezberletmiyorlar. Neden önemli olduğunu anlatıyorlar.
Ve şunu biliyorum ki buradaki her vatandaş vergi vermekle yükümlü. Dinli, dinsiz, eşcinsel, heteroseksüel fark etmeksizin. Kimse bundan gocunmuyor. Çünkü biliyor ki o para kendini koruyan bir sisteme gidiyor. Durduk yere hapse atılmadan, ayrımcılığa uğramadan yaşayabileceğini biliyor.
Kültür bununla eşlenmiş. Vatandaşsan bu kurallara uymakla mükellefsin, nokta.
Şimdi öbür tarafa geçelim.
Bir arkadaşını ya da akrabanı, liyakatsız biçimde çalıştığın iş yerine sokmaya çalışmamanın ayıplandığı bir ülkeye. Yakınlarını hak etmediği yerlere getirmenin (devletin en tepesinden aşağıya doğru) kültür haline geldiği bir ülkeye.
Farklı fikirlere sahip insanları linçleyen, döven, yok etmeye çalışan bir ülkeye. "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" mantalitesinin hâkim olduğu bir ülkeye.
Bunların hepsi birbiriyle bağlantılı. Deniz'in hapse atılması, muhalefetin yok edilmeye çalışılması, adaletsizliğin "işimize geldiği gibi" normalleşmesi… Bunlar ayrı hikâyeler değil. Aynı hikâyenin farklı sayfaları.
Asıl erdem şu olmalıydı: herhangi bir kişi haksızlığa uğradığında tüm memleket tek yürek olabilmek. Oysa biz bunu ancak doğal afetlerde ve şehit haberlerinde yapabilir hale geldik.
Şu an yaşananlar da bunun meyveleri.
Bir gün hanımla konuşurken şöyle bir cümle kurdum: "Aslında baksan, her insan işçidir. O zaman tüm dünyada işçi partilerinin iktidar olması mantıklı olmaz mı?"
"Yüzde bir alıyor bizde" dedi.
Haklı. Ama haklı olmak her zaman mutlu olmak anlamına gelmiyor.
Bu muhabbet üzerine düşünmeye başladım. Bu ülke nasıl bu hale geldi? Aklım ta Osmanlı'ya gitti.
Yermeyeceğim burayı. Atalarımız sayılır. Ama şunu söylemem lazım: dünyadaki gelişmelere uyum sağlamada geciken topraklarımızda, Osmanlı'da halk sadece bir teba idi. Öşürünü (dinsizse cizyesini) verirdi ve hizmet ulaşabildiği kadar ulaşırdı.
Sonra Atatürk geldi. Cumhuriyetin kuruluşu ve halkın koşulsuz desteğiyle verilen savaşlar. "Birey" kavramı bu topraklarda o günlerde bir anlam taşımaya başladı. Fabrikalar kuruldu, okullar arttı, kalkınmaya başladık. Ömrü bir yere kadar vefa etti.
Sonrasında Demokrat Parti, darbeler, Özal, kısa kısa hükümetler… Her biri çeşitli tavizler vererek, kimi zaman dış destekle, halkı belli bir refah seviyesine taşımaya çalıştı. Bu işi en son ve en görünür biçimde başaran Erdoğan hükümeti oldu. Altyapıya yatırım yapıldı, köylere yol su doğalgaz ulaştı (hala ulaşmayan da vardır eminim de neyse), sağlıkta gerçek bir dönüşüm yaşandı. Bunu desteklememiş, ülkeden ayrılmış biri olarak söylüyorum: bunların farkındayım.
Ama yaptığı kötü şeyler de var. Ve bu kötülüklerin bir kısmını bu ülkeye daha önce kimse yapmamıştı.
Devletin kaynakları satıldı. Toplum birbirine düşürüldü. Eğitim, adalet, ordu adım adım bitirildi. Halk sindirildi, zora düşürüldü. Sanat bitirildi.
Şu an geldiğimiz noktaya bakalım.
İnsanların adalete güvenemediği, oy verdiği insanların, güldüğü insanların, sevdiği insanların haksız ve hukuksuz yere hapse atıldığı bir ortam oluştu.
Herkes vergisini veriyor mu? Veriyor.
Herkes eşit adalet alabiliyor mu? Alamıyor.
Eşit eğitim? Yok.
Eşit gelir dağılımı? Yok.
Ben burada bir maaşımla beş telefon, beş maaşımla son model sıfır araba alabiliyorum. Maaşımın yüz katı bir evi mortgage ile, rahat rahat ödeyebileceğim bir taksitle alabiliyorum. Dinlediğim komedyenler, oy verdiğim insanlar haksız yere hapse atılmıyor. Fikrine katılmadığım biriyle kavga etmeden tartışabiliyorum. Hak etmeyen birini hak etmediği bir işe sokmuyorum diye kimse beni ayıplamıyor.
Türkiye'de aynı ben, beş maaşımla bir telefon alabiliyordum. Ev için maaşımın beş yüz katı, araba için seksen katı ödemem gerekiyordu. Bir arkadaşıma referans olurken: “Seni ekstradan övmedim, ne biliyorsam onu söyledim, bana minnetin olmasın, işi alabilirsen hak ederek almış olacaksın.” dediğim için bana küstüğünü hatırlıyorum.
Anlatabiliyor muyum?
Sizden aldıkları şey parlak bir gelecek. Verdikleri şey ise sizi orada hak etmediğiniz şekilde yaşamaya mecbur bırakmak.
Peki ne yapılabilir? Büyük bir reçetem yok, bilmiyorum. Ama şunu biliyorum ki bir şey çok fazla sıkıştırılırsa patlar. Aksine hiç denk gelmedim. Değişim her zaman birilerinin görmesiyle, sonra göstermesiyle başladı. En azından yapabileceğimiz şey şu: kimin haksızlığa uğradığına değil, haksızlığın kendisine bakmak. Aynı fikirde olmasak bile.
Ya bu uykudan uyanılacak, ya yok olunacak.
Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar. Şimdi isterseniz bana da sövebilirsiniz.
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. O zamana kadar sevgiyle kalın.
