Bir süre önce kendimle ve neredeyse herkesle ilgili olabileceğini hissettiğim bir gariplik farkettim. Önce olayı anlatıp sonra nereye varmaya çalıştığımı açıklayacağım. Eşimle bir kelime yarışması izliyor ve soruları yarışmacılarla ve birbirimizle rekabet halinde hızlıca cevaplamaya çalışıyorduk. Bunu uzunca bir süre tekrar ettik ve bu süreçte kendimde şöyle bir davranış örgüsü olduğunu gördüm: Eğer ben bir soruyu bilirsem ve yarışmacı bilemezse çok fazla sinirleniyor, yuh artık ne aptalmış şu bile bilinmez mi gibi tepkiler veriyordum. Bunu irdelerken şunu gördüm ki, kendi kısıtlı dünya görüşümle o yarışmacıyı yargılıyordum. Onun o an bir yarışma ortamında, stres altında cevap vermesi gibi durumları görmezden gelip, sanki benim gibi koltuğa uzanmış ve cevabı bulamıyormuş gibi garip bir davranış sergiliyordum. Bu beni daha derin sorular sormaya itti. Ben normalde kendi hayatımda bazı temel ahlaki dayanaklar oluşturup takip etmeye çalışan bir insanım, ve bunlardan biri de şudur aslında: kendi oluşu üzerinden diğerinin olmayışını yadırgamak ayıptır. Gelgelelim, kendimle çelişen bu davranış örgüsünü farkedemeden hayatıma entegre etmiştim.
Ne zaman ki yanlış bir şey yapan birini görsek, "bu kadar bariz bir şeyi nasıl göremez?" diye ister istemez kendimize soruyoruz. Ama kaçırılan nokta genelde şu oluyor ki, bu soruyu sorarken hep aynı yerden soruyoruz. Kendi yerimizden. Kendi hayatımızdan, kendi değerlerimizden, kendi koşullarımızdan. Ve o yer içimize o kadar işlemiş ki "standart" gibi görünüyor bize. Oysa standart değil. Sadece bizim için standart...
Kıyaslamadan kaçınmak mümkün değil. İnsan beyni karşılaştırarak anlam üretiyor. Sorun kıyaslamada değil, kıyaslamanın başlangıç noktasında.
Psikolojide buna temel atıf hatası deniyor. Başkasının davranışını gördüğümüzde onu kişiliğine, karakterine bağlıyoruz: "O böyle biri." Kendi davranışımızı açıklarken ise koşulları öne çıkarıyoruz: "Ben o durumda başka türlü yapardım." Kendimize bağlam tanıyoruz, başkasına tanımıyoruz. (1*)
Bu çok insani. Ama öte yandan da çok hatalı.
Ben sabah erken kalkabildim mi? Bunun herkes için o kadar kolay olduğunu sanıyorum. Ben bir karar verebildim mi? Herkesin aynı kararı verebileceğini sanıyorum. Ben dürüst kalabildim mi? O da kalabilirdi, diyorum içimden.
Ama ben, benim koşullarımda, benim geçmişimle, benim imkânlarımla bunu yapabildim. O, onun koşullarında, onun geçmişiyle, onun imkânlarıyla başka bir yerde duruyor. Ve o yeri ben göremiyorum. Çünkü içeriden, kendi penceremden bakıyorum.
Epiktetos şöyle der: bazı şeyler bizim elimizdedir, bazıları değildir. (2*) Bunu hep kendimize söyleriz: "kontrol edemediklerine takılma." Ama o cümle başkaları için de geçerli. Onların elinde olmayan şeyler var, benim gözümden görünmeyen şeyler.
Şimdi daha zor bir yere gelelim.
Kimse işlemek zorunda kalmadığı günahın masumu değil.
Çalmadıysan, belki çalmak zorunda kalmadın. Bağımlı olmadıysan, belki o yatkınlık sende hiç tetiklenmedi. Sabırlıysan, belki hiç o kadar köşeye sıkışmadın. Doğruyu seçtiysen, belki doğruluk sana hiç bu kadar pahalıya mal olmadı.
Masumiyet çoğu zaman ayrıcalığın başka adı.
Bu zor bir cümle. İçimizde bir şey hemen "hayır, ben doğruyu seçtim çünkü doğru buydu" demek istiyor. Ve belki öyle. Ama belki de doğruyu seçmek, senin için yanlışı seçmekten çok daha kolaydı ve sen bunu hiç fark etmedin.
Sosyolog Pierre Bourdieu buna "habitus" diyor: doğduğumuz ve büyüdüğümüz ortam bizi şekillendiriyor, ama biz bu şekillenmeyi göremiyoruz. Çünkü içinden bakıyoruz. (3*) Ve içinden bakan biri için her şey doğal, normal, "herkesin yapabileceği" görünüyor.
Bunun bir adım ötesi var. Ve belki daha karanlık olan kısmı bu.
Birinin başına kötü bir şey geldiğinde (özellikle "hak ettiğini" düşündüğümüz birinin) içimizde küçük bir rahatlama oluyor bazen. Kimi zaman da açık bir sevinç. "İşte böyle." "Gördün mü." "Hak etti."
Psikolojide buna schadenfreude deniyor yani başkasının acısından duyulan haz. Ve araştırmalar gösteriyor ki bu duygu, beynimizde ödül merkezlerini aktive ediyor. Yani gerçekten zevk alıyoruz. (4*) Bunu kabul etmek zor. Ama fark etmemek daha tehlikeli.
Çünkü "hak etti" dediğimizde aslında şunu diyoruz: o kişinin koşullarını, geçmişini, tüm bağlamını bir kenara bırakıyoruz. Ve sonuca bakıp tatmin oluyoruz. Bu tatmin bizi daha iyi biri yapmıyor. Sadece anlık olarak rahatlatıyor.
Daha da yaygın olan şu: başkasının kötü olmasını şükür vesilesi yapmak. "En azından ben böyle değilim." "Bak nasıl bir hayat sürdürüyor, şükür ki ben..." Bu cümle kulağa mütevazı geliyor. Ama değil. Çünkü başkasının düşüklüğü üzerinden yükselmek gerçek bir erdem değil.
Aristoteles erdemi bir alışkanlık olarak tanımlar. Bizi iyi yapan şey ne hissettiğimiz değil, nasıl davranmaya alıştığımızdır. (5*) "En azından ben onun gibi değilim" cümlesi her tekrarlandığında o alışkanlık biraz daha yerleşiyor. Ve o alışkanlık bizi iyi yapmıyor, sadece başkasının kötülüğüne bağımlı hale getiriyor.
Gerçek erdem, başkasının nerede olduğundan bağımsız olarak nerede olmak istediğini bilmek. Başkası düşmeden, başkası kötü olmadan, başkasının acısından bağımsız olarak. Bunu kendine sorabilmek başlı başına bir alıştırma.
Peki ne yapabiliriz?
Yargılamayı tamamen bırakmak ne mümkün ne de her zaman doğru. Yargı olmadan ahlak da olmaz.
Ama şunu yapabiliriz: bir sonraki "nasıl böyle yapar?" sorusunu sormadan önce bir adım geri çekilip şunu sormak: onun koşullarında, onun geçmişiyle, onun imkânlarıyla ben ne yapardım?
Cevabı bilmek zorunda bile değiliz. Sorunun kendisi zaten bir şeyi değiştiriyor.
Yine kendim için hazırladığım bu pratikleri sizinle paylaşmak istiyorum:
Bir sonraki yargılama anında dur ve şunu sor: "Ben onun koşullarında büyüseydim, bugün nerede olurdum?"
Kendi başarılarının altındaki koşulları bir kez say. O başarı ne kadarı senden, ne kadarı şanstan, ne kadarı başlangıç noktandan?
Birinin başına kötü bir şey geldiğinde içinde ne hissettiğine bak. Rahatlama ya da sevinç varsa (onu yargılamak zorunda değilsin) sadece fark et. Fark etmek zaten başlangıç.
"En azından ben onun gibi değilim" cümlesini kurduğun anda dur. O cümle seni nereye götürüyor?
Bu soruyu kendime sormak durumunda kaldığım yerlerden biri de şu:
Bu yazıyı yazarken kendim hakkında da bir şeyler fark ettim. On yıldır başka bir ülkede yaşıyorum. Sistemi, imkânları, güveni gördüm. Ve zaman zaman içimden "neden göremiyorlar?" diye geçirdiğim oldu.
Sonra duruyorum. Kendi oluşum üzerinden ötekinin olmayışını yadırgıyorum. Görebildiğimi sandığım şeyleri bana gösteren de ayrıcalıklı bir konum. Herkes o konuma sahip değil.
Bu farkındalık yargıyı ortadan kaldırmıyor. Ama biraz daha alçaltıyor. Ve alçalmak, bazen görebilmenin ilk şartı.
Sana sormak istiyorum: Son yargıladığın kişiyi düşün. Onun koşullarında, onun geçmişiyle, onun imkânlarıyla sen ne yapardın?
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. O zamana kadar sevgiyle kalın.
(1*) Lee Ross, The Intuitive Psychologist and His Shortcomings (1977)
(2*) Epiktetos, Enchiridion (MS 2. yüzyıl)
(3*) Pierre Bourdieu, Pratik Nedenler (1994)
(4*) Richard H. Smith, The Joy of Pain: Schadenfreude and the Dark Side of Human Nature (2013)
(5*) Aristoteles, Nikomakhos'a Etik
