Popülizmin en üst seviyeden yayıldığı bir dönemde yaşıyoruz. Siyasetten futbola, sosyal medyadan klasik medyaya her yerde sürekli popülist fikirlerin paylaşıldığı, ayrışmanın, karşı tarafı yok saymanın ayyuka çıktığı bir dönem.
Karşısında olduğun fikrin mantıklı olup olmayacağını sorgulamanın bile zorlaştığını hepimiz farketmişizdir. Bunu yaptığımız anda bir kesim "sen de mi onlardansın" diyorken, öbür kesim "hâlâ savunuyorsun işte." diyor. İkisi de aynı anda, aynı cümleye.
Bu iki ucun herhangi birinde olan herkesi iki tarafın da haklı olabileceği fikri rahatsız ediyor. Böyle olunca da, taraf seçmemek de artık bir taraf gibi görünüyor.
Kutuplaşma yeni bir şey değil. Ama günümüzde daha farklı çalışıyor.
Sosyal medya algoritmaları bizi kendi görüşümüzü onaylayan içeriklerle besliyor. Başta fark etmiyoruz, çünkü severek tüketiyoruz. Bize katılan sesler, bize hak veren yorumlar, kendi düşüncemizin yansıması haberler. Zamanla karşı tarafın sesi azalıyor. Daha az görüyoruz, daha az duyuyoruz. Az görünce yabancılaşıyor. Ve yabancıdan düşmana geçiş çok kısa sürüyor.
Sosyal psikolog Solomon Asch onlarca yıl önce şunu gösterdi: insanlar gözleriyle gördükleri açık bir gerçeği bile, gruptan farklı düşünmemek için inkâr edebiliyor. (1*) Yani baskı o kadar güçlü ki, önümüzdeki doğruyu bile susturabiliyoruz. Bunu zorla değil, içgüdüyle yapıyoruz. Ve fark etmiyoruz.
Bir noktada bir şey değişiyor. Fikir artık sadece fikir değil, kimlik haline dönüşüyor.
Başta "ben böyle düşünüyorum" diye başlıyoruz. Sonra "biz böyle düşünüyoruz" oluyor. Ardından karşı taraf "onlar" oluyor. Ve bir süre sonra o kimliği sorgulamak, kendini sorgulamak gibi hissettiriyor.
Psikolog Leon Festinger buna bilişsel çelişki diyor: grubumuzla çelişen bir bilgiyle karşılaştığımızda onu değerlendirmiyoruz, reddediyoruz. (2*) Çünkü değerlendirmek tehlikeli. Ne dersek diyelim, bir yerde kimliğimizle çatışacak. Ve kimlik çatışması ağrılı.
Jonathan Haidt ise şunu söylüyor: ahlaki yargılar çoğu zaman önce geliyor. Gerekçeler sonra üretiliyor. (3*) Yani tarafı önce seçiyoruz, argümanı sonra inşa ediyoruz. Bu da neden mantıklı bir tartışmanın çoğu zaman bir yere varmadığını açıklıyor: iki taraf da aynı gerçeklere bakıp bambaşka şeyler görüyor. Çünkü gerçekler değil, kimlikler konuşuyor.
Peki gri alan mümkün mü?
John Stuart Mill 1859'da şöyle yazdı: karşı görüşü susturmak sadece o görüşe haksızlık değil, kendi görüşüne de haksızlıktır. Çünkü karşı çıkılmayan fikir sınanmamış fikirdir. Ve sınanmamış fikir ne kadar doğru olursa olsun, zamanla donup kalır. (4*)
Demek ki karşı tarafı dinlemek zayıflık değil, kendi düşüncenin gücünü korumak için de gerekli bir şey.
Ama bugün bunu yapmak giderek zorlaşıyor. Çünkü karşı tarafı dinlemek, artık o tarafı desteklemek gibi algılanıyor. "Onlara kulak veriyorsan bizden değilsin" mantığı. Ve bu mantıkla herkes kendi çemberine çekiliyor. Çemberler küçüldükçe sesler yükseliyor, düşünceler ise daralıyor.
Şunu söylemek istiyorum: taraf tutmamak tarafsız olmak değil.
Bir konuda net bir görüşün olmayabilir. Ya da iki tarafta da haklılık görebilirsin. Ya da bir tarafın bazı şeylerinde haklı, bazılarında haksız olduğunu düşünebilirsin. Bunların hepsi meşru. Ama bunları söylemek bugün cesaret istiyor.
Yine kendim için hazırladığım bu pratikleri sizinle paylaşmak istiyorum:
Bir sonraki tartışmada karşı tarafın en güçlü argümanını bulmaya çalış. Sadece en zayıf olanını değil.
Bir konuda "kesinlikle öyle" dediğinde dur. Yüzde kaç emin olduğunu sor kendine. Belirsizlik zayıflık değil, dürüstlüktür.
Taraf seçmek konusunda baskı hissediyorsan, o baskının nereden geldiğine bir bak. Gerçekten kendi düşüncenden mi geliyor, yoksa grubun beklentisinden mi?
Karşı görüşü dinlerken "bunu nasıl çürütürüm" değil, "burada öğrenebileceğim bir şey var mı" diye sor.
Bu yazıyı yazarken bir şeyi fark ettim. Taraf tutmamak bazen en yalnız yere düşmek demek. İki taraftan da onay gelmeyince, ortada tek başına kalıyorsun.
Ama o yalnızlık düşünmenin bedeli. Ve o bedeli ödemeye değer buluyorum.
Sana sormak istiyorum: son tartıştığın konuda karşı tarafın en güçlü argümanı ne olabilirdi? Bunu gerçekten düşündün mü?
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. O zamana kadar sevgiyle kalın.
(1*) Solomon Asch, Studies of Independence and Conformity (1956)
(2*) Leon Festinger, A Theory of Cognitive Dissonance (1957)
(3*) Jonathan Haidt, The Righteous Mind (2012)
(4*) John Stuart Mill, Özgürlük Üzerine (1859)
