Gerçekten dinliyor muyuz?

Lise döneminde, sanıyorum sene 2003 falandı, İngilizce dersinde iyi notlar alıyordum, ama konuşma tecrübem ders ile sınırlı kalıyordu. O zamanlar dayım bir otelde ön büro yöneticisi olarak çalışıyordu. Fırsatı gördüm, bana da dilimi geliştirebileceğim bir pozisyonda iş ayarlayabilir miyiz diye ona sordum. Sağolsun işi ayarladı, resepsiyonda çalışacaktım ve bu şekilde İngilizcem gelişecekti. İşe başladım ama bir türlü konuşmaya cesaret edemiyordum. Bir gün dayımla arası iyi olan yaşlı bir İngiliz’den dayım rica etmiş, adam geldi benimle konuşmayı denedi. Kendimi güzelce ifade ettim, ve adam bana al işte konuşuyorsun hadi biraz pratik yapalım dedi. Bir noktada verdiğim cevaplar sorulan sorularla alakasızlaşmaya başlayınca adam bana şuna benzer bir şeyler söyledi: İngilizcen güzel ve konuşabiliyorsun, ama ben sana bir şey sorarken daha cümlem bitmeden vereceğin cevabı düşünüyorsun, bunu çözersen çok rahat konuşursun.

O zamanlar bunu haklı bulmuştum çünkü gerçekten dediği gibi oluyordu. Zamanla buna çok dikkat ettim, beyin sonuçta çok hızlı çalışıyordu ve soruyu yüzde yüz dinleyince çok daha rahat cevap verebildiğimi fark ettim. Başlarda cevaplarım yavaştı, zamanla o da hızlandı ve İngilizce konuşan biri oluverdim.

Sonra yaşım ilerledikçe bu konu üzerinde çok fazla düşündüm, kendimce notlar çıkardım, insanları gözlemledim.

Gördüm ki çoğu konuşmada aslında iki monolog art arda diziliyordu. Karşımızdaki konuşurken zihnimiz zaten cevap kuruyor, itiraz hazırlıyor, ya da kendi hikayemizi anlatmaya sıra bekliyordu. Bu o kadar otomatikti ki fark etmiyorduk bile. Duyuyorduk ama gerçekten dinlemiyorduk.

Peki bu neden böyleydi?


Zamanla farkettim ki bunun altında ego var. Dinlemek bir bakıma kendini geri çekmek demek. Karşındakinin sözünü, düşüncesini, hatta duygusunu senin düşüncenden önce bir an için önceliklendirmek demek. Ve bu rahatsız edici. Çünkü haklı çıkma isteğimiz, anlaşılma isteğimiz, ya da sadece sessizlikten kaçış isteğimiz araya giriyor.

Dinlemek edilgen görünür ama aslında en zor iştir. Konuşmak kolaydır çünkü kontrol o sırada bizde olur. Dinlemek zordur çünkü kontrolü bırakmamız gerekir.

Filozof Martin Buber bu konuda ilginç bir ayrım yapıyor. Ona göre insan diğer insanla ya "Ben-O" ilişkisi kuruyor ya da "Ben-Sen" ilişkisi. (1*) Ben-O ilişkisinde karşımızdaki bir nesne gibidir, bir bilgi kaynağı, bir engel, bir araç. Ben-Sen ilişkisinde ise karşımızdaki gerçek bir varlıktır, kendi iç dünyası olan biri.

Çoğu konuşmamız aslında Ben-O ilişkisi gibi işliyor, farkında olmadan. Karşımızdakini dinlerken bile onu bir "cevap kaynağı" gibi işliyoruz. Söyledikleri bizim bir sonraki cümlemiz için malzeme oluyor. Gerçekten Ben-Sen ilişkisine geçmek, yani karşımızdakini gerçek bir varlık olarak dinlemek, çok daha nadir olan bir şey.


Aslında dinlemenin de dereceleri var. Hepsi aynı şey değil.

Örgütsel öğrenme üzerine çalışan Otto Scharmer dinlemeyi dört seviyede tanımlıyor. (2*) En yüzeysel seviye, zaten bildiğimizi doğrulamak için dinlemek. Yani karşımızdaki ne derse desin, biz zaten cevabı biliyoruz, sadece onaylanmayı bekliyoruz. İkinci seviye, farklı olanı fark etmek için dinlemek. Yani yeni bir bilgiyi kayda değer bulup not etmek. Üçüncü seviye, empatik dinleme. Yani karşımızdakinin bakış açısına gerçekten girip oradan bakmaya çalışmak. Dördüncü ve en derin seviye ise Scharmer'ın "üretici dinleme" dediği şey: dinlerken hem kendimizin hem karşımızdakinin dönüştüğü bir an.

Çoğumuz günün büyük bölümünde birinci seviyede yaşıyoruz. Zaten bildiğimizi onaylatmak için dinliyoruz. Ve bunun dinleme olmadığını bile fark etmiyoruz.


Bir de şu var: dinlemenin bazı biçimleri aslında savunma amaçlı.

Psikolog Marshall Rosenberg, şiddetsiz iletişim üzerine çalışırken şunu fark etmiş: çoğu zaman karşımızdakini dinlerken aslında onu kategorize ediyoruz. (3*) "Bu bir suçlama." "Bu bir eleştiri." "Bu haksız bir yorum." Ve bu kategorize etme anında dinlemeyi bırakıp savunmaya geçiyoruz. Karşımızdaki hâlâ konuşuyor ama biz artık dinlemiyoruz, cevap kuruyoruz.

Rosenberg'e göre gerçek dinleme, bu kategorize etme dürtüsünü bir kenara bırakıp, karşımızdakinin sözlerinin altındaki ihtiyacı duymaya çalışmak. Bir eleştiri duyduğumuzda "bu haksız" demek yerine, "bu kişi neye ihtiyaç duyuyor da böyle söylüyor?" diye sormak.

Bu çok zor. Çünkü savunma dürtümüz çok hızlı çalışıyor, düşünmeden önce devreye giriyor.


Bunun bir de biyolojik tarafı var.

Nörobilimci Giacomo Rizzolatti ve ekibi 1990'larda ayna nöronları keşfetti. Başka birini bir eylemi yaparken izlediğimizde, beynimizde o eylemi kendimiz yapıyormuşuz gibi aynı bölgeler aktive oluyor. (4*) Bu keşif zamanla empati araştırmalarının temeline oturdu: birini gerçekten dinlediğimizde, onun duygusal durumunu bir ölçüde kendi beynimizde de yaşıyoruz.

Ama bunun çalışması için bir şart var: gerçekten oraya, o ana, o kişiye dikkat vermemiz gerekiyor. Zihnimiz cevap kurmakla meşgulken bu rezonans oluşmuyor. Yani dinlemek sadece bir görgü kuralı değil, biyolojik bir kapasite. Kullanmazsak köreliyor.


Terapist Michael Nichols, otuz yılı aşkın klinik deneyiminden sonra şunu yazmış: insanların çoğu zaman ihtiyaç duyduğu şey tavsiye değil, gerçekten duyulmak. (5*) Ona göre dinlenmemek bir tür görünmezlik hissi yaratıyor, sanki orada değilmişiz gibi.

Ve burada ilginç bir şey var: dinlemek bir tür alçakgönüllülük gerektiriyor. Gerçekten dinlemek şu demek: karşımdakinin söylediği şey, benim zaten bildiğimden daha önemli olabilir. Bunu kabul etmek egoyu geriye itiyor. Ve ego geriye itilmeyi sevmiyor.


Bunu fark ettiğim andan beri kendimde şunu gözlemliyorum: bir konuşmada sessizlik oluştuğunda içimde bir huzursuzluk beliriyor. O sessizliği doldurma isteği. Bir şey söyleme isteği. Oysa o sessizlik belki de karşımdakinin düşüncesini tamamlaması için gereken boşluk.

Sessizlikten rahatsız olmak, aslında dinlemekten rahatsız olmanın bir başka hali.


Yine kendim için hazırladığım bu pratikleri sizinle paylaşmak istiyorum:

Karşındaki konuşurken cevabını kurmadığından emin ol. Zihnin cevaba kayarsa, fark et ve geri getir.

Cevap vermeden önce bir saniye sessiz kal. O bir saniye, düşüncenin değil, dinlemenin bittiğinin işareti olsun.

"Anladım mı gerçekten?" diye kendine sor, "sıram geldi mi?" değil.

Bir eleştiri ya da itiraz duyduğunda, hemen kategorize etmek yerine "bu kişi neye ihtiyaç duyuyor?" diye sormayı dene.

Bir konuşmada hiç kendi hikayeni araya sokmadan dinlemeyi dene. Zor gelecek. Bu zorluk zaten neyi kaybettiğimizi gösteriyor.

Sessizlikten rahatsız olduğun anı fark et. O rahatsızlığın kendisi bir şey anlatıyor.


Bunu yazarken şunu da itiraf etmem lazım: bu yazıyı yazmak, kendi alışkanlığımı bir ayna gibi önüme koydu. Ne kadar dinlediğimi sandığım, aslında ne kadar sıramı beklediğimi gördüm. Hangi seviyede dinlediğimi de fark ettim. Çoğu zaman birinci seviyede, zaten bildiğimi onaylatmak için.

Bu farkındalık beni mükemmel bir dinleyici yapmadı. Ama en azından ne zaman dinlemediğimi fark edebiliyorum artık. Ve bu, hiç fark etmemekten iyi.


Bu soru da bu yazıyı okuyan sana gelsin:

Biri ile konuşurken onu gerçekten dinliyor musun? Yoksa cevabını hazırlamakla ya da kendini savunmaya çalışmakla mı meşgul oluyorsun?


Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. O zamana kadar sevgiyle kalın.


(1*) Martin Buber, Ben ve Sen (1923)
(2*) C. Otto Scharmer, Theory U: Leading from the Future as It Emerges (2009)
(3*) Marshall B. Rosenberg, Nonviolent Communication: A Language of Life (2003)
(4*) Giacomo Rizzolatti ve ekibi, ayna nöronları üzerine araştırmalar (1990'lar)
(5*) Michael P. Nichols, The Lost Art of Listening (1995)

Başarıyla abone oldunuz: Cenk Ebret Personal Website
Harika! Ardından, tüm premium içeriğe tam erişim için ödemeyi tamamlayın.
Hata! Kayıt olunamadı. Geçersiz bağlantı.
Tekrar hoş geldiniz! Başarıyla giriş yaptınız.
Hata! Giriş yapılamadı. Lütfen tekrar deneyin.
Başarılı! Hesabınız tamamen etkinleştirildi, artık tüm içeriğe erişiminiz var.
Hata! Stripe ödemesi başarısız oldu.
Başarılı! Fatura bilgileriniz güncellendi.
Hata! Fatura bilgisi güncellemesi başarısız oldu.