Yeterince İyi'nin Tuzağı

Geçen gün kendimle ilgili farkındalık yaşadığım bir an oldu. Bu an beni benzer bir his yaşadığım eski zamanlara götürdü. Liseye gidiyordum. Daktilo dersi vardı. Hoca bana "iki parmakla yazma, on parmakla yaz, öyle yazarsan hızlı yazamazsın" dedi. Ben de itiraz ettim, hocam ne alakası var iki parmakla da hızlı yazarım dedim. Hatta daha da ileri gidip kanıtladım, sonuçta o dönem iki parmakla da hızlı yazabiliyordum. Hoca cevap veremeyince, dersten de notumu  kırmayınca iyi bir şey yapıyormuş gibi bildiğimi okudum.

O gün sanki bir zafer kazanmıştım.

Şimdi geriye dönüp baktığımda bunu farklı görüyorum. O gün aslında bir şeyi kanıtlamamışım. Kendimle ilgili kırk yaşından sonra fark edeceğim bir tuzağın kapısını aralamışım.


Bir şeyin "çalışıyor" olması ile "doğru" olması aynı şey değil.

Bu cümle kulağa basit geliyor. Ama üzerinde durduğumda içinde ne kadar çok şey taşıdığını görüyorum. Çünkü bir şey işe yarıyorsa (yani bir sonuç üretiyorsa) onu sorgulamaya ne gerek var ki? Bu cümle her ne kadar mantıklı dursa da, "çalışıyor" gibi olmasından memnun olmam beni bugünkü halime getirmiş. Ama bir sonraki noktaya götürmeyeceği aşikar.

Bugün görüyorum ki, hayatta iki tür pratik var aslında. Birincisi farkında olmadan tekrar eden pratikler. Bir şeyi yapıyorsun, işe yarıyor, devam ediyorsun. Zamanla otomatikleşiyor. İkincisi ise kasıtlı, doğru öğrenen pratik. Neyi nasıl yaptığına bakıyorsun, yanlışı görüyorsun, doğrusuna yöneliyorsun. Rahatsız edici, yavaş, bazen sinir bozucu.

Ama gelişmenin de yolu bu, ne demişler, çaba olmadan başarı da olmaz.


Bir de şu var ki, ilerlemenin kendisi de tuzak olabiliyor.

Uzun süredir gitar öğrenmeye çalışıyorum. Bir  gün oluyor, duyduğum bir melodiyi çalabiliyorum. Hoşuma da gidiyor o an. Sanki içimde bir şey açılıyor, gerçek bir sevinç bu. Haklı da bir sevinç aslında.

Ama işte orada, küçük bir tuzak var.

O sevinç o anlık duygusal ihtiyacımı karşılıyor. "Gelişiyorum" hissim tatmin oluyor. Ve bu tatmin, daha derin ve daha zor çalışmanın motivasyonunun önüne geçiyor. Yaşadığım küçük zafer, yaşayabileceğim daha büyük zaferin motivasyonunu törpülüyor. Küçük ilerlemeyi kutluyorum ama durduğumu farketmem bugüne denk geliyor.


Şöyle anlatayım: gitarı çalarken güzel geliyor. Sonra videoyu izliyorum, ya iyi de bu o kadar güzel değil ki?

Bu neden oluyor? Çünkü bir şeyi yaparken beyin iki şeyi aynı anda duyuyor: hem ne yaptığımı, hem de ne yapmayı kastettiğimi. Niyet ve gerçek iç içe geçiyor. Video ise sadece gerçeği gösteriyor. Niyeti değil, kafamdaki güzel versiyonu değil. Sadece olanı.

O yüzden video "yabancı" hissettiriyor. Aslında sanki beni benden daha doğru görüyor. Ben kendimle çok içli dışlıyım da, farkı görmek ikinci bir göz tarafından görülmediği zaman zor.

"Başkası izliyormuş gibi izlersem hatalarımı görüyorum" demek bence çok değerli bir şeyi tarif ediyor: birinci şahıstan çıkıp üçüncü şahısla bakmak. Hem en net teşhisi koymaya yardım ediyor hem de güçlenmeme yardım eden en güçlü araç haline geliyor.


Ama şu soruyu da kendime sormadan edemiyorum: "o zaman mükemmel yapana kadar hiç mi durmayayım?"

Hayır. Çünkü o da bir tuzak.

Bir uçta "çalışıyor" yanılsaması var. Sahte tatmin yaratıyor, durağanlığa yol açıyor.
Diğer uçta mükemmeliyetçilik: "hiçbir zaman yeterince iyi olmayacak."

İkisi de insanı dondurur, sadece dondurma tarzları farklı.

Hedef ikisinin arasındaki dar yoldan geçiyor sanki. Kasıtlı, doğru ilerleyen pratik. Bugün mükemmel yapmak değil, bu adımı bugün doğru yapmak. Hedefim küçülüyor, doğruluk standardını da düşürmemiş oluyorum.


Felsefi Perspektif

Aristoteles, Nikomakhos'a Etik kitabında erdem eylemle kazanılır demiş. Adaletli olmak için adaletli davranmak gerekir. Yani alışkanlık zamanla karaktere dönüşür. Bunu keskin bir kılıç gibi düşünebiliriz: doğru alışkanlık karakteri inşa eder, yanlış alışkanlık da karakteri aynı kesinlikle sınırlar. Aristoteles bir de erdem iki aşırı ucun ortasında yaşar demiş. Benim meselem de: "çalışıyor" ile "mükemmel" arasında kasıtlı, doğru, ilerleyen pratiği bulabilmek. (1*)

Sokrates’e göre en tehlikeli düşman cehalet değil, yanlış bilgi ya da bildiğini zannetmektir. İki parmakla hızlı yazabilmek, "yazmasını biliyorum" yanılgısı yaratır. Ve bu yanılgı sorgulamayı keser. Sokrates'in tüm felsefesi bu yanılgıyı kırmak üzerine kurulu: "Bildiğimi sanıyorum, ama gerçekten biliyor muyum?" (2*)


Bilimsel Perspektif

K. Anders Ericsson yıllarca ustalığı araştırmış. Vardığı sonuç şu: sıradan tekrar ustalık getirmiyor. Önemli olan kasıtlı pratik. Doğru yöntemi, bilinçli geri bildirimle, konfor alanının dışında tekrarlamak. Yanlış yöntemle ne kadar çok pratik yaparsan, o yanlışı o kadar sağlamlaştırırsın. (3*)

Nörobilim de bunu destekliyor. Prosedürel hafıza (kas hafızası) son derece dayanıklı. Bir alışkanlık beyinde kodlandığında silinmiyor, üzerine yazılıyor. Yanlış öğrenilmiş bir şeyi düzeltmek, yeni bir şey öğrenmekten daha zor. Çünkü aynı anda iki şey yapılıyor: yanlışın sesi kısılıyor, doğru yazılıyor. İki katı çaba, iki katı sabır. (4*)


Benim hikâyem şöyle.

O daktilo dersi ta lise yıllarımdan. Hoca on parmakla yaz dedi, ben iki parmakla daha hızlı yazabildiğimi kanıtladım ve bildiğimi okudum. Bu davranış alışkanlık haline dönüştü, bu alışkanlığın işe yaraması, hâlâ da bazen işe yarıyor olduğunu bilmem beni bu noktaya çiviledi. Ama bir tavan var ve o tavan benim o günkü "zaferim."

Yıllar sonra gitar öğrenmeye başladım. İlk yıl bir hocayla haftada bir saat olacak şekilde çalıştım. Sonraki üç yılı kendi başıma uygulamalar kullanarak, videolar izleyerek devam ettim. Bu sürede kendime küçük zaferlere sevinme gibi bir huy edindim. Mesela duyduğum bir melodiyi çalabilmek, bir şarkının akorunu tutturmak. Bunlar bu güne kadar benim için gerçek ilerleme idi. Kutlamamakta da bir sakınca yoktu.

Ama bir gün kendimi çalarken videoya kaydettim. İzledim.

Kafamdaki güzel çalış orada yoktu.

Parmaklarım yanlış yerde, ritm bazen kayıyor. İçimde de kendimle tuhaf bir çatışma yaşıyorum. Sanki bunu hem görüyorum hem görmek istemiyorum. Hem "aslında fena değil" diyorum hem "hayır, dürüst ol" diyorum.

O video anı, yeni gitar hocamın da yardımıyla yüzüme bir ayna gibi çarptı. Lise yıllarından taşıdığım o örüntüyü gitarda da inşa etmişim. "Çalışıyor" dediğim şey aslında sessizce bir tavan kuruyordu.

Şimdi daha yavaş çalışıyorum. Daha bilinçli. Daha sinir bozucu da çünkü her yanlış artık duyulur, görünür hale geldi. Ama bu kez farklı bir şey hissediyorum. İlk defa sanki gerçekten ilerlemeye başladım.


Yine kendim için hazırladığım bu pratikleri sizinle paylaşmak istiyorum:

"Çalışıyor mu" yerine "doğru mu" sormak.

Her alışkanlık için bu iki soruyu ayrı ayrı sormak. İkisi de aynı cevabı vermiyorsa aradaki fark görünür hale gelmiş demektir. Görünür olan değiştirilebilir.

Küçük zaferi kutla, ama abartma da, nasıl ise öyle gör.

Melodiyi çalmak bir adım. Sadece bir adım. Kutlamak meşru, ama bu “çok iyi gitar çalıyorum” anlamına gelmiyor. "Burayı yaptım, ama neresini yanlış yapıyor olabilirim?" sorusu küçük zaferin hemen ardından gelirse bu beni daha ileri taşır.

Video ya da dış göz kullanmak.

Birinci şahıstan çıkıp üçüncü şahısla bakmak. Kendini başkası izliyormuş gibi izlemek. Rahatsız edici ama en net teşhis aracı bu. Kafamdaki güzel versiyon ile gerçek arasındaki fark ancak böyle görünür.

Yavaşlamayı kabul etmek.

Doğru yönteme geçişte başlangıçta performansım düşebilir. Bu gerileme değil, yeniden yazma sürecinin doğal etkisi. Beyin eski kodu silerken yenisini yazacak sonuçta, geçici bir yavaşlama kaçınılmaz.

"Bugün için doğru" hedefi koymak.

Mükemmel çalmak değil, bu geçişi bugün doğru yapmak. Bu akordu bugün doğru basmak. Hedef küçülür, doğruluk standardı düşmez. Hem mükemmeliyetçiliği hem "yeterince iyi"yi aşmanın yolu bu dar, ama güçlü yoldan geçiyor.


O daktilo dersine dönecek olursak... Hoca yanlış mıydı? Teknik olarak hayır. On parmakla yazmak gerçekten daha verimli bir sistem. Ama ben "çalışıyor" diyerek kapıyı kapatan bir eğilim içerisine girmiştim. Ve şu an görüyorum ki o kapıyı yıllarca açmamışım.

Bir şeyin işe yaraması, onun doğru olduğu anlamına gelmiyor. Ve doğru olmayan bir şeyi yeterince uzun süre tekrar etmek, onu değiştirmeyi giderek daha maliyetli hale getiriyor.

Kendi tavanımızı kendimiz belirliyoruz. Ve bunu görmek hem zor hem özgürleştirici olabiliyor. Tavan kaldırılabilir ama önce nerede olduğunu görmek gerekiyor.

Sana bir soru bırakıyorum:
Hangi alışkanlığın seni bugüne getirdi ama bir sonraki yere götürmeyecek? Ve onu değiştirmek için ne bekliyorsun?

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.
O zamana kadar sevgiyle kalın.


Kaynakça ve İlham Alınan Metinler

(1*) Aristoteles, Nikomakhos'a Etik

(2*) Platon, Sokrates'in Savunması

(3*) K. Anders Ericsson, Peak (2016)

(4*) Charles Duhigg, The Power of Habit (2012)

Başarıyla abone oldunuz: Cenk Ebret Personal Website
Harika! Ardından, tüm premium içeriğe tam erişim için ödemeyi tamamlayın.
Hata! Kayıt olunamadı. Geçersiz bağlantı.
Tekrar hoş geldiniz! Başarıyla giriş yaptınız.
Hata! Giriş yapılamadı. Lütfen tekrar deneyin.
Başarılı! Hesabınız tamamen etkinleştirildi, artık tüm içeriğe erişiminiz var.
Hata! Stripe ödemesi başarısız oldu.
Başarılı! Fatura bilgileriniz güncellendi.
Hata! Fatura bilgisi güncellemesi başarısız oldu.