Kafamın içinde ara ara dönen, döndüğünde de bir türlü içinden çıkamadığım bir konu var. Takip edenler hatırlayacaktır, bu konuyla ilgili birkaç yazı da yazmışım zaten: varoluş sancısı. Kısaca anlatmak gerekirse: Ben neden varım, var olma amacım ne, var oluş amacıma uygun yaşıyor muyum tarzı düşünceler. Bu tarz düşünceler tam bir baş belası, bir kez içine girdin mi bir daha çıkamıyorsun. Arıyorsun, tarıyorsun, felsefeye dalıyorsun, psikolojiye bakıyorsun, meditasyona yöneliyorsun, kitap üstüne kitap okuyorsun. Sabah kalktığında hâlâ "peki ya ben kimim" sorusuyla uyanıyorsun.
Sonunda vardığın nokta ne mi oluyor?
Yok olmanın faydaları!
Durun, açıklayayım. "Yok olmak" derken kastettiğim şey, hayattan çekilmek ya da kendini silmek değil. Tam tersi. Kastettiğim şey şu: kendimize inşa ettiğimiz ama aslında bizi biz olmaktan alıkoyan her şeyi bir kenara bırakabilmek. Ve bunu yapabilmek için önce ne inşa ettiğimizi görmek gerekiyor.
Freud, insanın iç dünyasını üç katmana ayırıyor: id, ego ve süperego.
İd en temel, en ham katman. Anlık istekler, içgüdüler, sabırsızlık. Acıktıysa acıkmıştır, ne olursa olsun yemek istiyor. Sıra beklemekten nefret eden, hemen isteyen, bir şey yaparken sonuçları hesap etmeyen taraf.
Süperego ise egonun asabi abisi. İçselleştirilmiş kurallar, "olması gereken"ler, vicdanın sesi. "İyi insanlar böyle davranmaz", "senin gibi biri bunu yapmaz" diyen taraf.
Ego bu ikisinin arasında denge kurmaya çalışan arabulucu gibi de biraz. Gerçeklikle müzakere ediyor, uzlaşı arıyor, idari bir orta yol buluyor.
Diyelim ki şirkette bir toplantıda olalım. Haftalardır üzerinde çalıştığımız bir fikri, yanımızdaki biri üst yönetime kendisininmiş gibi sunuyor olsun. İşte o an içimizde üç ses aynı anda konuşmaya başlıyor:
İd: "Ekmeğine göz dikmiş, haddini bildirmezsen aç kalırsın." diye bağırırken süperego: "Sakin ol, profesyonel davran, aceleci davranıp kendi değerini düşürme." diyor, ego da: "Toplantıdan sonra bir adım at, doğru zamanda, doğru şekilde söyle, hiçbir şey yapamıyorsan en azından hakkını yedirme." diye arabulucu bir noktaya geçiyor.
Bu üçlü her an çalışıyor. Ve "biz" dediğimiz şeyi de büyük ölçüde bu müzakerenin sonucu şekillendiriyor.
Ama burada ilginç bir şey oluyor. Zamanla ego sadece arabuluculuk yapmakla kalmıyor. Bir kimlik inşa ediyor. Ve o kimlik, giderek "ben" olmaya başlıyor.
Kendimize inşa ettiğimiz karakterleri düşündüğümde iki farklı katman görüyorum.
Birinci katman gerçek karakter: ahlaki değerler, erdem, dürüstlük, başkasına verilen söze bağlılık, merhamet. Bunlar ego değil. Bunlar doğru insan olmanın tanımı gibi. Kısaca erdemli olan her şey. O yüzden bunlara dokunmamak ve bunları korumak önemli.
İkinci katman ise inşa edilmiş kimlik. Bunlar bir noktada gerçek bir ihtiyacı karşılamış, ama zamanla barikata dönmüş içsel kabuller:
"Ben yardım istemem" kimliği. Güçlü olmak o kadar içselleşmiş ki, ihtiyaç duyduğunda bile ses çıkarmıyorsun.
"Ben böyleyim işte" kimliği. Bir tepki ya da kırılganlık o kadar tekrarlanmış ki, artık değiştirilemez bir özellikmiş gibi görünüyor.
"Ben X sektörünün / pozisyonunun insanıyım" kimliği. Unvan gittiğinde ya da kariyer değiştiğinde, geriye ne kaldığını bilmiyorsun.
"Hep benim başıma gelir" kimliği. Kurban anlatısı zamanla bir yer ve aidiyet duygusu sağlamış.
"Ben sisteme karşıyım" kimliği. Muhalefetin kendisi bir kimlik hâline gelmiş.
Hepsi anlaşılır. Hepsi bir dönemin ürünü. Ama hepsi aynı zamanda birer barikat: bizi korurken bizi hapsetmeye başlamış.
Ve işte tam burada "yok olmak" devreye giriyor. Bu kimliklerden soyunabilmek. Onların arkasında ne olduğunu görmek.
Felsefi Perspektif
Budizm'de "anatta" öğretisi şunu söylüyor: sabit, değişmez, bölünmez bir "ben" diye bir şey yoktur. Ego, sürekli değişen deneyimleri tutarlı bir kimliğe dönüştürmeye çalışan zihinsel bir inşadır. Ve acının büyük kısmı, bu inşayı korumaya çalışmaktan gelir. İçten içe her şeyin akıp değiştiğini biliyoruz. Ama "ben" sabit kalsın istiyoruz. İşte o gerilim, varoluş sancısının ta kendisi. (1*)
Jean-Paul Sartre ise bu noktada farklı bir kapı açıyor. Sartre'a göre insan özgürdür, her an seçer ve bu seçimlerle kendini yaratır. Ama biz çoğu zaman bu özgürlükten kaçarız. Kendimizi bir role, bir unvana, bir hikâyeye hapsederiz ve "ben buyum, başka türlü olamam" deriz. Buna "kötü niyet" (mauvaise foi) diyor. Garson örneğini verir: eğer bir garson kendini tamamen "garsonluk" rolüyle özdeşleştirirse, bu rolün dışına çıkamaz hâle gelirse, o artık özgür bir insan gibi değil, bir nesne gibi davranıyor demektir. Sartre'ın sorusu şu: "Sen hangi role bu kadar sıkı sarıldın?" (2*)
Marcus Aurelius ise Günlükler'de sürekli kendine şunu soruyor: "Bir şeyin gerçekte ne olduğuna bak. Ona verdiğin ismi, unvanı, rolü soy. Geriye ne kalıyor?" Aurelius'un tüm bu içsel sorgulamaları aslında bir pratik: ego katmanlarını teker teker soyarak altındaki gerçeği görmek. Ünvan gidince ne kalıyor? Onay gidince ne kalıyor? Rol gidince kim kalıyor? (3*)
Üç farklı gelenek, üç farklı dil. Ama hepsi aynı yere işaret ediyor: inşa ettiğimiz "ben" ile gerçek "ben" aynı şey değil. İnşa edilen tutunmaya çalışırken yıpranır; gerçek olan akar, uyum sağlar. İkisi arasındaki mesafe açıldığında sıkıntı başlar.
Bilimsel Perspektif
Freud'un modelini biraz daha açalım. Ego sadece arabuluculuk yapmıyor; aynı zamanda kendini korumaya da çalışıyor. Bunu yaparken savunma mekanizmaları devreye giriyor: inkâr, projeksiyon, rasyonalizasyon. Birileri inşa ettiğimiz kimliğe tehdit oluşturduğunda, o tehditten korunmak için bu mekanizmalar otomatik olarak çalışmaya başlıyor. Yani ego büyüdükçe, onu savunmak için harcanan enerji de büyüyor. (4*)
Steven Hayes ise modern psikolojide buna farklı bir çerçeve getiriyor. ACT (Kabul ve Kararlılık Terapisi) yaklaşımında iki tür "ben" tanımlıyor: "içerik olarak ben" ve "bağlam olarak ben." İçerik olarak ben, kendimize anlattığımız hikâyeler: "Ben şöyle biriyim, böyle geçmişim var, şu özelliklere sahibim." Bağlam olarak ben ise tüm bu hikayeleri gözlemleyen, onlarla özdeşleşmeyen, değişmeyen farkındalık. Hayes'e göre pek çok psikolojik acı, içerik katmanına çok sıkı yapışmaktan kaynaklanıyor. O katman inceldikçe, gözlemleyen ben daha net görünür hale geliyor. (5*)
Ben de bu soruyla uzun süre boğuştum, hâlâ zaman zaman boğuşuyorum.
Bir dönem fark ettim ki "her şeye bir cevabı olan, varoluşsal soruları derinlemesine düşünen biri" kimliğine oldukça sıkı yapışmıştım. Bu yazılar da, okumalar da, sorgulamalar da kısmen gerçekten merak ettiğim içindi. Ama kısmen de bu kimliği besliyor, sürdürüyor, onaylıyordu.
Ve bir gün kendi kendime güldüm. "Varoluş sancısı çeken, ego üzerine yazan biri" de sonunda bir ego inşasıydı.
İşin tuhaf tarafı şu: bunu fark etmek yıkmadı, hafifçe özgürleştirdi. Çünkü o kimliği bir an bıraktığımda, altında gerçekten merak eden, gerçekten soran, unvansız, rollerin dışında bir şey olduğunu gördüm.
O şey çok daha sessizdi. Ama çok daha gerçekti.
Yine kendim için hazırladığım bu pratikleri sizinle paylaşmak istiyorum:
"Ben şöyle biriyim" cümlelerini saymak.
Bir kâğıda "Ben..." diye başlayan cümleler yaz. Sonra her birine şunu sor: Bu gerçek bir değer mi, yoksa bir savunma mı? Bu insan olmak için taşıman gereken bir şey mi, yoksa bırakırsan ne olacağından korktuğun bir şey mi?
Güçlü tepkileri izlemek.
Biri bir şey söylediğinde ya da bir durum ortaya çıktığında savunma tepkisi geliyorsa, dur. Bu tepki kimin için geliyor? Gerçek bir değer mi savunuluyor, yoksa bir kimlik mi?
Rolü soyma egzersizi. Marcus Aurelius'un sorusunu kendin için sor: Unvanını, rolünü, geçmişini, başkalarının sana dair söylediklerini bir an için bırak. Geriye ne kalıyor? Kim kalıyor?
Gözlemleyen beni tanımak. Günde birkaç dakika, düşüncelerini ve duygularını "ben" olarak değil, "gözlemlediğin şeyler" olarak gör. "Endişeliyim" değil, "endişe var şu an." Küçük bir dil değişikliği, büyük bir mesafe açıyor.
Erdem testini uygulamak.
Bir karar vermeden ya da tepki göstermeden önce kendine şunu sor: Bu davranış gerçekten değerlerimden mi kaynaklanıyor, yoksa korumaya çalıştığım bir kimlikten mi? Eğer o kimlik olmasaydı nasıl davranırdım? Hangi seçenek daha erdemli olurdu? Çünkü verdiğin tepki, bazen gerçek değerlerinden değil; yalnızca sürdürmeye çalıştığın bir karakter kurgusundan doğabilir.
Varoluş sancısının içinde ne kadar derine inersek inelim, sonunda aynı soruyla karşılaşıyoruz: "Peki kendimden bu kadar eksiltirsem geriye kim kalıyor?"
Belki de cevap, beklediğimizden çok daha basit. Belki "ben" dediğimiz şey, o rollerin, unvanların ve hikayelerin toplamı değil. Belki bunların hepsini bir an için bıraktığımızda geriye kalan sessizlik, boşluk değil, tam anlamıyla bizi biz yapan şeydir.
Yok olmak kaybolmak değil. Gereksiz yükü bırakmak.
Sana bir soru bırakıyorum: Hangi kimliği bu kadar sıkı tutuyorsun? Ve onu bırakırsan ne olacağından korkuyorsun?
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.
O zamana kadar sevgiyle kalın.
Kaynakça ve İlham Alınan Metinler
(1*) Budizm, Anatta öğretisi, Dhammapada
(2*) Jean-Paul Sartre, Varlık ve Hiçlik (1943)
(3*) Marcus Aurelius, Günlükler (MS 2. yüzyıl)
(4*) Sigmund Freud, Ego ve İd (1923)
(5*) Steven C. Hayes, Get Out of Your Mind and Into Your Life (2005)


