Yeterli Olma Girdabı

Hepimiz bir zamanlar çocuktuk. Hepimiz farklı ailelerden, farklı ortamlardan geldik. Kimimiz ailesi tarafından sürekli övüldü, yaptığı en ufak şey 'harikasın' diye karşılandı. Kimimiz sürekli eleştirildi, "daha iyisi olabilirdi" dendi. Kimimiz umursanmadı, kimimiz aşırı kısıtlandı. Ama bir şekilde hepimiz büyüdük ve bu yazıda buluştuk. Kimimiz başarılı oldu, kimimiz olamadı. Bazılarımız tutunabildi, bazılarımız tutunamadı.

Ama tuhaf bir şekilde, bu kadar farklı yollardan geçmiş olsak da çoğumuzun içinde zaman zaman da olsa aynı ses var:

"Henüz yeterli değilsin."

Yollarımız bu kadar farklıyken, varış noktası nasıl bu kadar benzer olabiliyor? Ve daha da ilginci: bazılarımız bu sesi her gün duyuyor ve nereden geldiğini biliyor. Bazılarımız duyuyor ama nereden geldiğini bilmiyor. Bazılarımız ise o sesin hayatımızı yönettiğinin farkında bile değil.


Mükemmeliyetçilik bence bir karakter özelliği değil, bir stratejidir.

Bir çocuk düşünelim. Güvende hissetmek, sevilmek, görülmek istiyor. Ve bir noktada fark ediyor ki bir şeyi iyi yaptığında bu ihtiyaçları karşılanıyor. Bu, son derece akıllıca bir uyum. Ama yıllar geçtikçe bu strateji bir kimliğe dönüşüyor. Çocuk büyüyor, koşullar değişiyor, ama o iç ses hiç değişmiyor: "Eğer mükemmel değilsen, yeterli değilsin. Yeterli değilsen, sevilmeyeceksin."

Bu sesi taşıyan üç tür insan var bence.

Bazıları bu sesi duymuş, kökenini görmüş ve onunla bir şekilde barışmış. Bazıları görmüş ama hâlâ onun pençesinde debelenip duruyor. Bazıları ise hiç farkında değil, sadece "neden hiçbir şey yetmiyor" diye soruyor, cevabı nerede arayacağını bilmeden.

Hiçbiri diğerinden daha iyi ya da daha kötü değil. Sadece yolun farklı bir noktasındalar.


Felsefi ve Bilimsel Arka Plan

Felsefi Perspektif

Carl Jung şunu söylüyor: "Bilinçdışını bilinçli hale getirmezsen, o senin hayatını yönetir ve sen buna kader dersin." Mükemmeliyetçilik çoğu zaman tam olarak bu. Kökenini görmediğimiz bir örüntünün, hayatımızın dümenine geçmesi. Ve biz bunu "ben de böyleyim işte" diye adlandırıp geçiyoruz. (1*)

Lao Tzu ise Tao Te Ching'de tam tersi bir benlik tanımı sunuyor: "Yeterli olmayı bilen zengindir." Bu cümleyi ilk okuduğumda basit geldi. Ama üzerinde durdukça fark ettim ki bu, mükemmeliyetçiliğin tam karşı kutbu. Dışarıdan onaya, sürekli kanıtlamaya ihtiyaç duymayan bir "yeterlilik" hâli. (2*)

Rumi, Mesnevi'nin daha ilk satırlarında, kamışlıktan koparılan neyin feryadını anlatır: ney, ait olduğu yerden ayrıldığı için inler durur. Ama o özlem duyduğu şey aslında hep onun bir parçasıydı, sesi bile o ayrılıktan doğuyordu. Belki bizim "yetersizlik" hissimiz de buna benziyor. Aslında hep taşıdığımız bir şeyi, dışarıda aramaktan doğan bir özlem. (3*)

Üç farklı ses, üç farklı gelenek. Ama hepsi aynı yere işaret ediyor: aradığımız şey dışarıda değil.


Bilimsel Perspektif

Carl Rogers, çocuğun "sevilmeye değerim" hissinin nasıl şekillendiğini araştırmış. Eğer bir çocuk sevgiyi ve kabulü sadece "iyi" davrandığında, "başarılı" olduğunda alıyorsa, bu mesaj zamanla içselleşiyor: "Sevilmek için bir şey kanıtlamam gerekiyor." Ve bu mesaj, yetişkinlikte hiç susmayan bir iç sese dönüşebiliyor. (4*)

Bessel van der Kolk ise şunu gösteriyor: bilinçli olarak hatırlamasak, hatta nedenini hiç bilmesek bile, çocuklukta öğrendiğimiz "yeterli değilim" hissi bedenimizde, sinir sistemimizde iz bırakıyor. Beden unutmuyor. Farkında olsak da olmasak da. (5*)

Ama burada umut verici bir şey var. Nöroplastisite araştırmaları gösteriyor ki beynimiz hayatın her döneminde değişme, yeni bağlantılar kurma kapasitesine sahip. Yani bu örüntüler kalıcı bir kader değil. Görülebilir, anlaşılabilir ve zamanla yeniden şekillendirilebilir. (6*)


Ben de uzun süre bu sesle yaşadım, hatta hâlâ zaman zaman duyuyorum.

Benim hikâyem şöyle: ailenin hem ilk çocuğu hem ilk torunuyum. Şımarık büyümüş olmasam da, "benim aslan oğlum", "benim aslan torunum" denilerek büyütüldüm. Yaptığım en ufak şey bile büyük bir başarıymış gibi karşılandı, sürekli alkışlandım, övüldüm. Bunun bende bıraktığı olumlu izleri çok gördüm, daha sosyal, daha olumlu bir insan oldum. Ama fark etmediğim bir eksik de vardı.

Bunu, gitar çalmayı öğrenmeye çalıştığım bir dönemde, eşim sayesinde fark ettim. Bana öyle bir cümle kurdu ki sanırım ömrüm boyunca unutmayacağım: "Çaban yetsin istiyorsun."

Bu cümlenin bende bu kadar yer etmesinin bir sebebi vardı, çünkü haklıydı. Yaptığım işin ne kadar iyi olduğuna bakmak yerine, attığım her küçük adımda bir onay, bir alkış bekleyen bir yapım vardı. Ve bu, beni hep bir adım geride tutuyordu.

Bunu görmek beni değiştirdi ama sesi tamamen susturmadı. Hâlâ bazen bir işi tamamladığımda "yeterince beğenildi mi, yeterince fark edildi mi" diye bir ses duyuyorum içimde. Bir başarı geldiğinde durup onunla oturmak yerine, bir sonraki onay arayışına atlıyorum bazen. Durup "bu yeterli" diyebilmeyi öğrenmem zaman aldı.

Bir gün kendime sordum: bu ses gerçekten benim mi? Yoksa bana öğretilmiş bir yankı mı?

Cevap kolay gelmedi. Ama soruyu sormak bile bir şeyi değiştirdi. O sesi kendimle özdeşleştirmek yerine, bir parça gibi görmeye başladım. Bana ait ama beni tanımlamayan bir parça.

Bu fark, içimde küçük ama gerçek bir alan açtı.


Yine kendim için hazırladığım bu pratikleri sizinle paylaşmak istiyorum:

O sesin kökenini sorgulamak. 

"Yeterli değilsin" cümlesi geldiğinde durup sormak: bu ses ne zamandır burada? Kimden duymuştum bunu ilk kez? Bu soruları sormak, sesi susturmuyor ama onunla aramıza bir mesafe koyuyor.

Başarıyı kanıt değil, deneyim olarak görmek. 

Bir şeyi başardığında "demek ki yeterliymişim" yerine "bunu yaşadım, bundan bir şey öğrendim" diyebilmek. Başarı bir sınav sonucu değil, bir anın parçası.

Kökeni yargılamadan görmek. 

O sesin nereden geldiğini görmek, kimseyi suçlamak anlamına gelmiyor. Çoğu zaman o sesi sana verenler de aynı sesi başkalarından almışlar. Bunu görmek, hem sana hem onlara karşı bir şefkat alanı açıyor.

"Yeterli"nin tanımını kendin yapmak.

Dışarıdan gelen ölçütlerle değil, kendi içinde neyin sana huzur verdiğine bakarak bir "yeterli" tanımı kurmak. Bu, başkalarının onayından bağımsız bir zemin oluşturuyor.

Küçük bir adımın yeterli olduğunu hatırlamak.

Bu örüntüyü bir günde çözmek zorunda değilsin. Bir farkındalık, bir soru, bir an yeterli. Değişim genelde böyle başlıyor, büyük kararlarla değil, küçük fark edişlerle.


O farklı çocuklara geri dönelim. Övülmüş, eleştirilmiş, umursanmamış, kısıtlanmış olanlara. Hangi yoldan geçmiş olurlarsa olsunlar, şimdi hepsi aynı soruyla karşı karşıya.

Belki de mesele, o sesi tamamen susturmak değil. Belki mesele, onu duyduğunda "bu benim sesim mi, yoksa bana öğretilmiş bir yankı mı?" diye sorabilmek.

Rumi'nin neyinin sesi gibi, belki de bizim de duyduğumuz o "eksiklik" hissi, aslında hep taşıdığımız bir şeye duyduğumuz özlemden başka bir şey değil.

Hazır sormak demişken ben de sana bir soru bırakmak istiyorum:

"Yeterli değilim" sesini en son ne zaman duydun? Ve o ses gerçekten senin mi, yoksa sana öğretilmiş bir yankı mı?

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. 

O zamana kadar sevgiyle kalın.


Kaynakça ve İlham Alınan Metinler

(1*) Carl Jung, Aion: Ben'in Fenomenolojisi Üzerine Araştırmalar (1951) 

(2*) Lao Tzu, Tao Te Ching

(3*) Mevlana Celaleddin Rumi, Mesnevi 

(4*) Carl Rogers, On Becoming a Person (1961) 

(5*) Bessel van der Kolk, The Body Keeps the Score (2014) 

(6*) Norman Doidge, The Brain That Changes Itself (2007)

Başarıyla abone oldunuz: Cenk Ebret Personal Website
Harika! Ardından, tüm premium içeriğe tam erişim için ödemeyi tamamlayın.
Hata! Kayıt olunamadı. Geçersiz bağlantı.
Tekrar hoş geldiniz! Başarıyla giriş yaptınız.
Hata! Giriş yapılamadı. Lütfen tekrar deneyin.
Başarılı! Hesabınız tamamen etkinleştirildi, artık tüm içeriğe erişiminiz var.
Hata! Stripe ödemesi başarısız oldu.
Başarılı! Fatura bilgileriniz güncellendi.
Hata! Fatura bilgisi güncellemesi başarısız oldu.