Yine zor zamanların olduğu, ve omurgamızın buna göre şekilleneceği günlerden geçiyoruz, hepimizin malumu. Kötüler kötülüğün sınırlarını zorlayarak zulüme, haksızlığa, adaletsizliğe devam ediyor ve biz de dışarıdan bunu izlerken ister istemez bir pozisyon alıyoruz. Kimimiz umutsuzluğa kapılıyor, kimimiz daha da hırslanıyor, kimimiz vazgeçiyor.
Böyle zamanlardan geçerken görüşlerimizi, bakış açılarımızı birbirimizle paylaşmanın değerli olduğunu düşünüyorum, o yüzden bu yazıyı kaleme almaya karar verdim.
Güçlüyle güçsüzün, çürümüşle potansiyeli olanın kavgalarını yakından izliyoruz. Güçsüz rakibinden bir yumruk yiyor, sarsılıyor. Bakıyoruz sonra tekrar ayağa kalkıyor. Ama sanki gözlerinde bir şey değişiyor. Hâlâ ayakta, hâlâ savaşıyor görünüyor. Ama güçsüz ayağa kalkmaya çalışırken onu takip edenlerin çoğunun gözlerinin içindeki ışığın söndüğüne şahit oluyoruz. Henüz hiçbir şey bitmemişken, onların “zaten kaybettik” tarzı kabullenmeleri de cabası.
Çoğu insan için bu çekişme bitmeden bitmiş gibi.
Bu durumu siyasi çekişmeler dışında da tanıyoruz. Bir projenin ortasında, bir sınav salonunda, bir ilişkinin kırılma noktasında. Bedenimiz orada, hayatımız devam ediyor ama bir yerden sonra içimize "zaten olmaz" diye bir ses oturuyor ve yerleşiyor.
Kendimle ilgili benzer bir altyapısı olduğunu düşündüğüm bir hikaye anlatayım.
Bir ara “Yazılım Mimarlığı” sertifikası almak için aylarca hazırlandım. Sınava girdim, başarısız oldum. Kendimden o kadar emindim ki "Ben zaten her şeyi biliyorum, belli ki dikkatimi yeterince vermedim" dedim ve herhangi bir analiz yapmadan aynı sınava tekrar girdim. Tekrar geçemedim. O an içimde bir şey çöktü. Kendimi yetersiz, gerizekalı gibi hissettim. "Belki bu benim için değil" düşüncesi kapıdan girdi ve oturdu.
Ve işte tam o an benim için asıl yenilgi başlamak üzereydi.
Kaybetmek ile kaybettiğini içten içe kabullenmek arasında büyük bir fark var.
Kaybetmek dışarıda olur. Bir sonuçtur, bir gerçektir. Değiştiremeyebiliriz. Ama kaybettiğini içten içe kabullenmek bir seçim. Çoğu zaman farkında olmadan yapılan bir seçim. Ve bu seçim yapıldığı andan itibaren dışarıdaki savaşın önemi kalmıyor. Beden orada bile olsa, o savaş zaten bitmiş oluyor.
Peki bu içten kabulleniş nereden geliyor? Ve durdurulabilir mi?
Felsefi ve Bilimsel Arka Plan
Felsefi Perspektif
Savaş sanatları ve strateji felsefesi bu soruyla yüzyıllardır ilgileniyor.
Sun Tzu, Savaş Sanatı'nda şunu söylüyor: "Kendini bilirsen, düşmanını da bilirsen yüz savaşta yüz zafer kazanırsın. Kendini biliyor ama düşmanını bilmiyorsan, bir kazanır bir kaybedersin. Ne kendini ne düşmanını biliyorsan, her savaşta tehlikedesin." Bunu demekle kalmıyor, bir adım daha atıyor: kazanan savaşçı önce kazanır, sonra savaşa girer. Kaybeden savaşçı önce savaşa girer, sonra kazanmaya çalışır. (1*)
Bu cümleyi uzun süre düşündüm. Dövüş başlamadan önce içeride bir şey zaten belirlenmiş. Peki ya kendini bilmek derken kastettiği nedir? Güçlü yanlarını değil, zayıf yanlarını. Ve en tehlikeli zayıflık, içten kabullenmeye ne zaman yatkın olduğunu bilmemek.
Miyamoto Musashi, Go Rin No Sho'da şunu söylüyor: asıl rakip karşında değil, içindedir. Rakibini yenmeye çalışmadan önce kendi zihnini tanımak zorundasın. Dışarıdaki dövüş başlamadan önce içerideki dövüş zaten kazanılmış ya da kaybedilmiş olur. Zihin çökmüşse beden onu takip eder. (2*)
Sun Tzu stratejiyi dışarıdan içeriye çekiyor, Musashi ise tamamen içeride tutuyor. İkisi bir araya gelince şunu söylüyor: düşmanını ne kadar iyi tanırsan tanı, kendini tanımıyorsan o bilgi işe yaramaz.
Marcus Aurelius ise Günlükler'inde bu noktaya Stoacı bir netlikle geliyor: dışarıdaki olayları kontrol edemeyiz, ama onlara verdiğimiz tepkiyi kontrol edebiliriz. Yenilmek bir gerçek olabilir. Ama yenilgiyi kabullenmek bir tercihtir. (3*)
Üç farklı çağ, üç farklı coğrafya ama hepsi aynı kapıya çıkıyor. Savaş alanı dışarıda değil, içeride.
Bilimsel Perspektif
Psikoloji bu anı çok iyi tanımlıyor.
Martin Seligman'ın öğrenilmiş çaresizlik araştırması şunu ortaya koyuyor ki tekrarlayan başarısızlıklar ya da yoğun bir yenilgi deneyimi, insanı kaçış mümkünken bile hareketsiz bırakabiliyor. Beyin "nasıl olsa olmaz" moduna giriyor. Ve bu mod gerçeklikten bağımsız çalışıyor. Durum değişmiş, koşullar iyileşmiş olsa bile beyin o eski şablonla tepki vermeye devam ediyor. (4*)
Buna öğrenilmiş çaresizlik deniyor. Öğrenilmiş. Doğuştan gelen bir zayıflık değil, deneyimle kazanılmış bir refleks.
Carol Dweck ise mindset araştırmasında iki farklı zihin yapısı tanımlıyor: sabit zihniyet ve gelişim zihniyeti. Sabit zihniyette başarısızlık kimliği tehdit eder: "gerizekalı gibiyim", "bu benim için değil". Gelişim zihniyetinde ise başarısızlık bilgi verir: "neyi bilmiyorum?", "nerede hata yaptım?". Aynı sonuç, iki farklı iç ses. Ve o iç sesin hangisi olduğu bir sonraki adımı tamamen değiştiriyor. (5*)
Seligman neyin bizi durdurduğunu söylüyor, Dweck nereye bakmamız gerektiğini. Sun Tzu'nun "kendini bil" dediği şey bilimsel dilde tam olarak bu: hangi modda olduğunu fark etmek. Ve kazanılmış bir refleks değiştirilebilir. Ama değiştirebilmek için önce o sesi tanımak lazım.
Sertifika sınavına dönecek olursam, ikinci başarısızlıktan sonra oturdum ve kendime "dur" dedim. Gerçekten. Bir an durdum.
"Gerizekalı hissediyorum." cümlesi ile "gerizekalı mıyım?" sorusu arasındaki farkı görmeye çalıştım. Ve kendime şunu sordum: bu iş gerçekten bitti mi, yoksa ben mi kaçak oynuyorum?
Bitmemişti.
Ama asıl sorun başka bir yerdeydi. İki kez girmişim, iki kez kaybetmişim ve hiç gerçekten analiz yapmamışım. Birincisinde "dikkat vermedim" demişim, geçmişim. İkincisinde yıkılmışım ama yine bakmamışım, bu sefer de farklı bir şekilde kaçmışım.
Demem o ki, kaçmak her zaman "pes etmek" gibi görünmüyor. Bazen "daha sert çalışacağım" gibi de görünüyor.
Durdum. Gerçekten neyi bilmediğimi, hangi konularda net olmadığımı anlamaya çalıştım. Notlar aldım. Üzerine çalıştım. Eksikleri doldurdum. Üçüncüde sınavı geçtim.
Beni geçiren ne oldu? Daha zeki olmam değildi. Daha çok çalışmam da tam değildi. Kendimi gerçekten tanımaktı. Sun Tzu'nun dediği gibi: önce kazanmak, sonra savaşa girmek. O "dur" anı, içerideki savaşı kazandığım andı.
Yine kendim için hazırladığım bu pratikleri sizinle de paylaşmak istiyorum:
O sesi tanımak.
"Zaten olmaz", "ben buna uygun değilim", "bu benim için değil" gibi cümleler içimizden geldiğinde bir duralım. Bu bir gerçek değil, bir his. Hissin ne söylediğini duymak, onu otomatik olarak doğrulamak anlamına gelmemeli. O sesi tanımak, onunla aramıza bir mesafe koyuyor.
"Gerçekten bitti mi?" diye sormak.
Bu soruyu dürüstçe sormak gerekiyor. Bazen gerçekten bitmiştir. Ama çoğu zaman bitmemiştir. Sadece o yenilgi çok ağır hissettirmiştir. Bu iki şey birbirine çok benziyor, ama aralarında dağlar kadar fark var.
Kaçışın biçimini fark etmek.
Pes etmek her zaman "bırakıyorum" demek gibi görünmüyor. Bazen "daha çok çalışacağım ama neden kaybettiğime bakmayacağım" gibi görünüyor. Kaçışın kılık değiştirdiğini bilmek, onu yakalamayı kolaylaştırıyor.
Gerçekçi bir analiz yapmak.
Neden kaybettim? Bunu samimi bir şekilde irdelemek şart. "Sınava dikkatimi vermedim, yoksa her türlü geçerdim" demek bir analiz değil. "Şu konularda tam emin değildim, şu sorularda yanılmış olma ihtimalim yüksek" demek bir analiz. Doğru cevabı bulmak için önce doğru soruyu sormak gerekiyor.
Bir sonraki adıma odaklanmak.
Sonuca değil, şu an yapabileceğimiz bir şeye bakabiliriz. Bu hem zihinsel yükümüzü azaltır hem de beynimizin "nasıl olsa olmaz" modundan çıkmasına yardım eder. Küçük bir adım atmak, çaresizlik hissini kıran en etkili araçlardan biri.
Haksızlığa uğradığını, kazanamayacağını, güçsüz olduğunu düşünenlerin gözlerindeki ışığın sönmesi bir sonuç değil. Bir başlangıç. Yenilginin başladığı an.
Kazananlar dışarıda daha güçlü olduğu için kazanmıyor. Çoğu zaman o ışığı söndürmeden dürüst bir analiz yaparak kendini daha iyi bir noktaya getirdiği için kazanıyor. Bir an daha dayanıyor, bir gerçekçi soru daha soruyor, bir adım daha atıyor.
Belki kazanan mentalitesi tam olarak bu: kaybettiğini hissettiğin anda, o hissin seni bitirmesine izin vermemek. Aksine o hissin seni daha iyi noktaya taşımasına olanak sunmak.
Ne demişti Samuel Beckett (6*):
Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Yine dene, yine yenil. Daha iyi yenil!
Hazır sormak demişken ben de sana bir soru bırakmak istiyorum:
Son kaybettiğini düşündüğün anda gerçekten bitmiş miydi, yoksa sen mi savaşmayı bıraktın?
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. O zamana kadar sevgiyle kalın.
Kaynakça ve İlham Alınan Metinler
(1*) Sun Tzu, Savaş Sanatı
(2*) Miyamoto Musashi, Go Rin No Sho
(3*) Marcus Aurelius, Günlükler
(4*) Martin Seligman, Helplessness: On Depression, Development, and Death
(5*) Carol Dweck, Mindset
(6*) Samuel Beckett, Worstward Ho
