Her ne kadar artık Türkiye’de yaşamıyor olsak da ister istemez gündemi takip ediyoruz. Ne zaman bir adaletsizlik olsa, ki şu ara pek sık oluyor; kafamızı kurcalıyor, canımızı sıkıyor.
Bir ara maymunlarla deneyi yapılan adalet temalı bir YouTube videosu izlemiştim. Kısaca özetleyecek olursam deneyde iki maymun var, ikisine de aynı iş yaptırılıyor. Birincisine ödül olarak muz veriliyor. İkincisi bunu görüyor, aynı işi yapıyor, ona salatalık veriliyor. Maymun salatalığa bakıyor, araştırmacıya bakıyor, salatalığı alıp fırlatıyor, kafese vuruyor, öfkeden adeta deliriyor. İzlemek isterseniz video bu:
İlk izlediğimde komik gelen bir videoydu hatta ne kadar insan davranış biçimlerini andırıyor diye düşünmüştüm. Sonra her adaletsizlikle karşılaştığımda bu video aklıma gelmeye başladı.
Bu tanıdık hissi irdelemezsek olmazdı değil mi?
Frans de Waal'ın primatlar üzerine yaptığı araştırmalar ortaya koyuyor ki adalet duygusu insana özgü değil. Evrimsel bir içgüdü. Beynimizde haksızlık algılandığında aktive olan bir bölge var, anterior insula. Maymunda da var, insanda da. Haksızlığa öfkelenmek bir zayıflık değil, biyolojik bir gerçek. (1*)
Peki bu bize ne söylüyor?
Ve buradan öğrenebileceğimiz bir şey olabilir mi?
Hollandacada levensbeschouwing diye bir kelime var, çok hoşuma gidiyor. Kelime kelime çevirince "yaşam görüşü" oluyor ama daha geniş bir şeyi kapsıyor. Yaşamı anlama biçimi, yaşam düşüncesi. Kısaca yaşam felsefesi diyebiliriz.
Bence zaten herkesin kendine özgü bir yaşam felsefesi var. Ama kimileri bunu bilinçli olarak oluşturuyor, kimileri ise farkında olmadan, tekrarlayan kalıplar içinde istemsizce şekillendiriyor.
Bilinçsiz olanı nasıl anlarız? Zor durumlarda nasıl tepki verdiğimize bakarak. Haksızlıkla karşılaştığımızda ne yapıyoruz? Bir şeyler ters gittiğinde nereye gidiyoruz? O kalıplar, yaşam felsefemizi ele veriyor.
Peki bilinçli bir yaşam felsefesi kurmak istiyorsak nereden başlamalıyız? Bence en temelden…
Felsefi ve Bilimsel Arka Plan
Felsefi perspektif:
Temel derken kastettiğim şu, hiç kimse kendisine haksızlık yapılmasını istemiyor. Sadece insanlar değil, maymunlar bile. Bu o kadar evrensel bir şey ki neredeyse her kültürde, her çağda aynı ilke farklı kelimelerle söylenmiş.
Konfüçyüs:
"Kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma." (2*)
Kant’ın söyledikleri de kelime olarak her ne kadar buna benzemese de aynı kapıya çıkıyor: insanlara araç olarak değil, amaç olarak davran. İslam'da, Hristiyanlıkta, Budizmde, Stoacılıkta hepsinde bu ilkenin bir versiyonu var.
Bu kadar evrensel olan bir şey tesadüf olamaz. Bir yerde çok temel bir gerçeğe dokunuyor.
John Rawls ise bunu çok ilginç bir deneyle açıklıyor. Adil bir düzen kurmak istiyorsak şunu sormamız gerekiyor diyor: toplumun kurallarını belirlerken kim olacağınızı bilmeseydiniz nasıl bir düzen kurardınız? Zengin mi fakir mi, güçlü mü zayıf mı olacağınızı bilmeden. (3*)
Bunu ilişkilerimize taşırsak soru şu oluyor: karşı tarafta olsaydım bu davranışı adil bulur muydum?
Bilimsel perspektif:
Adam Grant, verme ve alma üzerine uzun yıllar boyunca araştırmalar yapmış. Bu araştırmalar sonucunda üç tip insan profili ortaya çıkıyor: verenler, alanlar ve eşit değişenler. Uzun vadede en mutlu ve en sağlıklı ilişkileri kuranlar verenler ama sınırsız verenler değil. Kendi haklarını da gözeterek verenler. (4*)
Bu kritik bir ayrım. Sürekli veren ve karşılık beklemeyen insan, bir noktada ya tükeniyor ya da içinde biriktiriyor. İki tarafın da razı olduğu bir denge, vermeyi sürdürülebilir kılıyor.
Tüm bunları bir araya getirince şu ilkeye ulaşıyorum:
Hak yemem. Hakkımın yenmesine de izin vermem. (Buradan Ekrem İmamoğlu’na da bir selam çakmış olayım.)
Kulağa basit geliyor. Ama içine girince her şeyi kapsıyor: ilişkilerimizi, kararlarımızı, kendimize ve başkalarına nasıl davrandığımızı.
Ve şunu görüyorum: bu ilkeyi gerçekten benimseyen biri hem daha huzurlu hem de daha sağlam ilişkiler kuruyor. Çünkü ne sömürüyor ne de sömürülüyor. Ve bu denge, huzurun en sağlam zeminlerinden biri.
Bu ilkeyi uygulayabilmek için en çok nerede sınandığına bakmak şart.
Benim gözlemim şu ki, kiminle en çok zaman geçiriyorsak o kişilerin hakkını yeme şansımız yükseliyor, aynı şekilde hakkımızın onlar tarafından yenmesi ihtimali de artıyor. Evliysek eşimizle, çocuklarımızla. Sonra arkadaşlarımızla, iş arkadaşlarımızla, muhatap olduğumuz herkesle.
Soyut olarak "haksızlık yapmam" demek kolay. Ama sabah kahvaltısını kim hazırlıyor, yemeği kim yapıyor, çöpü kim atıyor, çamaşırları kim yıkıyor gibi gündelik sorulara gelince somutlaşıyor.
Bizim evde mesela şöyle bir denge var: çöpü ben atarım, markete ben giderim, kahvaltıları genellikle ben hazırlarım. Eşim çamaşırları yıkamaya atar, yemekleri genellikle o yapar ama ben de arada eşlik ederim. Çamaşırları birlikte asarız, bulaşığı bazen ben bazen o, sofrayı kurma toplamayı da benzer şekilde paylaşırız.
Burada kimin kaç puan aldığını saymıyoruz. Böyle bir denge mümkün de değil zaten. Ama zaman zaman "bu hâlâ bizim için iyi mi, ikimiz de birbirimize adil miyiz?" diye konuşuyoruz. Ve hayat değiştikçe bunu güncelliyoruz.
İşte bu konuşma, hakkı gözeten bir ilişkinin ta kendisi.
Yine kendim için hazırladığım bu pratikleri sizinle paylaşmak istiyorum:
Yaşam felsefesini bir yerlere yazmak.
"Ben hayatta neye inanıyorum?" sorusunu kağıda dökebiliriz. Soyut değil, somut. "Haksızlık yapmam. Haksızlığa izin vermem. Verdiğim kadar alırım, aldığım kadar veririm." Bunları yazmak bilinçsiz olanı bilinçli hale getiriyor. Yazmadan önce bulanık olan şeyler, yazınca netleşiyor.
İlişki içinde olduğumuz kişilerle Al - Ver dengesini konuşmak.
Yakın ilişkilerimizde, önce eşimizle ya da en çok zaman geçirdiğimiz kişiyle, "bu denge bizim için nasıl?" diye bir konuşma yapabiliriz.
Bu konuşmada önemli olan şu, kimsenin karşı tarafı kötüleyip kendini yücelttiği, yargı savurduğu bir konuşma olmamalı. İki tarafın da amacı şikayet etmek değil, gözlemlemek ve birlikte bir denge kurmak olmalı. Kimin ne yaptığını saymak için değil, iki tarafın da razı olduğunu teyit etmek için. Bu konuşmayı yapmak, ilişkiyi koruyucu en basit adımlardan biri.
Dengeyi periyodik güncellemek.
Hayatlarımız değişiyor, rollerimiz değişiyor. Bir dönem işe giden tek kişi biz olabiliriz, bir dönem eşimiz. Bir dönem çocuğumuz olabilir, her şey yeniden şekillenebilir. Denge sabit bir şey değil, canlı bir şeydir. Yılda birkaç kez "hâlâ iyi mi?" diye sormak yeterli.
Küçük haksızlıkları biriktirmek doğru değil. Küçük bir dengesizliği o an konuşmak yerine biriktirmek, ilişkilerin sessiz düşmanlarından biri. Küçükken söylemek zor geliyor. Büyüyünce çok daha zorlaşıyor. Erken konuşmak hem hakkımızı hem ilişkiyi koruyor.
Önce kendine bakmak.
"Hak yemiyorum" demeden önce şunu sormak gerekiyor: ben karşımdakinin hakkını gerçekten gözеtiyor muyum? Kendi hakkımızı korumakta iyiyizdir genellikle. Ama karşı tarafın hakkını ne kadar görüyoruz? Bu soruyu dürüstçe sormak, ilkeyi gerçekten benimsemenin başlangıcı.
Yaşam felsefesi büyük ve soyut bir şey gibi görünüyor. Ama en temelde çok basit bir şeye dayanıyor: herkese, kendimiz dahil, adil davranmak.
O maymun salatalığı fırlatırken aslında çok temel bir şeyi savunuyordu. Biz de her gün, her ilişkide aynı şeyi savunuyoruz. Yalnızca çoğu zaman farkında değiliz.
Belki bilinçli bir yaşam felsefesi kurmak tam olarak bu: farkında olmadan yaptığımız şeyi, farkına vararak, bilerek, isteyerek yapmaya başlamak.
Hazır sormak demişken ben de sana bir soru bırakmak istiyorum:
En yakınındaki ilişkide al-ver dengesi gerçekten iyi mi? Ve bunu en son ne zaman konuştunuz?
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. O zamana kadar sevgiyle kalın.
(1*) Frans de Waal, The Age of Empathy
(2*) Konfüçyüs, Analektler
(3*) John Rawls, A Theory of Justice
(4*) Adam Grant, Give and Take
