Komşunun Tavuğu Bize Neden Kaz Gibi Görünür?

Herkesin bir kıskançlık hikayesi vardır. Bazen biz bir şeyi kıskanırız, bazen de bizim bir şeyimizi kıskanırlar. Bazen aynı yerde çalıştığımız sevdiğimiz bir arkadaşımıza aldığımız terfiyi söyleriz yüzü düşer, iş aramaya başlar.

Ama ne zaman ki bizden ya da başkasından kaynaklı bir kıskançlık durumu olduğunu hissetsek kendimizi tuhaf bir huzursuzlukla yakalarız. Geçen gün “bu his neden bu kadar rahatsız edici ki?” diye biraz düşündüm. Diyelim ki biri bizden iyi bir pozisyona gelmiş olsun. Bizden daha az deneyimli olduğunu düşünelim, bazı konularda ondan daha iyi olduğumuzu da biliyor olalım. Neden içimizde küçük ama ısrarlı bir ses: "Bu neden ben değilim?" demeden duramıyor?

Bu hisleri kimseye söylemek de istemez insan. Hatta kendine bile itiraf etmek istemez. Çünkü kıskançlık öyle bir duygu ki, söylediği an kendini küçük, cimri, yetersiz gösteriyormuş gibi hissettirir.

Bu düşünce akışı bana gösterdi ki bu duyguyu inkâr etmek, onu yok etmiyor. Sadece görünmez kılıyor.


Öfkeyi paylaşmak nispeten kolay. Üzüntüyü de. Hatta korkuyu bile itiraf edebiliyoruz çoğu zaman. Ama kıskançlık hepsinden farklı sanki. Onu söylemek, bir eksikliği ilan etmek gibi geliyor.

Bu yüzden çoğu zaman onu başka bir şeye dönüştürüyoruz. Kıskandığımız kişiyi eleştiriyoruz. "Aslında o kadar da başarılı değil." "Şansı yaver gitti." Ya da kayıtsızlık numarası yapıyoruz. "Bana ne zaten." Oysa altında hep aynı şey yatıyor.

Spinoza, Etika'sında kıskançlığı ilginç bir şekilde tanımlıyor: başkasının iyi şansına duyulan bir tür üzüntü. (1*) Dikkat edilirse bu tanım bize dair değil, karşılaştırmaya dair. Kıskançlık, kendi başımıza gelmeyen bir şey yüzünden değil, başkasının başına gelen bir şey yüzünden acı çekmek.


Kıskançlığın hep aynı şey olmadığını da söylemek lazım. Aslında iki farklı biçimi var.

Biri bizi harekete geçiren tür. Birinin başarısını görüyoruz, içimizde bir sızı hissediyoruz, ama bu sızı bizi kendi çabamıza yöneltiyor. "O yapabildiyse ben de yapabilirim" diyoruz.

Diğeri ise yıkıcı tür. Karşı tarafın başarısını yok saymak, küçültmek, hatta elinden almak istiyoruz. Bu türde amaç kendimizi yükseltmek değil, karşı tarafı aşağı çekmek.

Çağdaş filozof Sara Protasi, "The Philosophy of Envy" kitabında bu ikisini net bir şekilde ayırıyor. (2*) Ona göre aradaki fark, kıskandığımız şeyi nasıl gördüğümüzde saklı: hak edilmiş bir başarı olarak mı, yoksa haksız bir avantaj olarak mı?

Diyelim ki bir şeyi kıskandık ve bunu da kendimize itiraf da ettik, bunu kötü hissetmektense bizi daha iyi bir noktaya çekecek bir itici güce dönüştüremez miyiz?


Psikanalist Melanie Klein, kıskançlık üzerine yazdığı "Envy and Gratitude" kitabında ilginç bir iddiada bulunuyor: kıskançlık, hayatımızın en erken dönemlerinden, bebeklik döneminden gelen bir duygu. (3*) Klein'a göre bu kadar erken ve kök salmış bir duyguyu tamamen ortadan kaldırmak mümkün değil. Ama onu tanımak, bastırmaktan çok daha sağlıklı.

Bunu okuyunca şunu düşündüm: belki de kıskançlığı bu kadar utanç verici bulmamızın sebebi, onun bu kadar eski ve bu kadar insani olduğunu unutmamız. Herkes kıskanıyor. Sadece çoğumuz bunu söylemiyoruz.


Asıl ilginç olan şu: kıskançlık aslında bir harita gibi çalışıyor.

Kimi kıskandığımıza bakmak, kendi istediğimiz ama henüz kabul etmediğimiz şeyleri görmek gibi. Rastgele kıskanmıyoruz. Bizim için değerli olan bir şeyde, bir başkasının bizden önde olduğunu gördüğümüzde kıskanıyoruz.

Ben kimseyi, mesela çok iyi yüzen birini kıskanmıyorum, çünkü yüzme benim için o kadar önemli değil. Ama mesleki tanınma konusunda kıskandığım (ya da imrendiğim diyeyim) zamanlar oldu, çünkü orası benim için değerli bir alan.

Yani kıskançlık, bize neyi önemsediğimizi gösteren tuhaf bir pusula. Onu yok saydığımızda, o pusulayı da kaybediyoruz.


Madalyonun bir de öbür yüzü var. Bazı insanlar kıskançlığı kendilerinde değil, hep başkalarında görüyor.

Bir eleştiri geldiğinde, bir olumsuz yorum yapıldığında, hatta haklı bir uyarı bile olsa, ilk refleks şu oluyor: "Bunlar beni kıskanıyor." Bu cümleyi hepimiz duymuşuzdur, belki bazen kendimiz de kurmuşuzdur.

İlginç olan şu: bunu en çok kullananlar genelde en güvenli hissedenler değil. Tam tersine, kırılgan bir benliği bu şekilde koruyanlar.

Psikolojide buna "kendini koruma yanlılığı" deniyor. Miller ve Ross'un 1975'teki çalışması, insanların olumsuz sonuçları dış nedenlere bağlama eğilimini gösteriyor. (4*) Başarısızlığı şansa, eleştiriyi kıskançlığa, olumsuz geri bildirimi karşı tarafın kötü niyetine yormak, kendimizi o eleştiriyle gerçekten yüzleşmekten koruyor.

Ama bunun bir bedeli var. Eğer her eleştiriyi kıskançlık zannedersek, gerçek geri bildirimi de kaçırırız. Büyümek için gereken sürtünmeyi kendimizden esirgeriz.

Yani ilginç bir simetri var burada: kıskandığını itiraf edememek bir savunma. Herkesin seni kıskandığını düşünmek de bir savunma. İkisi de aynı yerden geliyor, kıskançlıkla dürüst bir şekilde yüzleşememekten.


Yine kendim için hazırladığım bu pratikleri sizinle paylaşmak istiyorum:

Kıskandığın birini düşün. Bu duyguyu inkâr etmeden, sadece adlandır: "Ben şu an kıskanıyorum."

"Onda olan ne, bende neden yok?" diye sor kendine. Cevap seni nereye götürüyor, dikkatle bak.

Kıskançlığı eleştiriye dönüştürdüğün bir anı hatırla. O eleştirinin altında gerçekte ne vardı?

Bir eleştiri aldığında ilk refleksin "bu kıskançlıktan" ise, bir dakika dur. Gerçekten öyle mi, yoksa bu bir kaçış mı?

Kıskandığın kişiye, içinden bile olsa, dürüst bir hayranlık cümlesi kur.

Kıskançlığının işaret ettiği şey için küçük, somut bir adım at.


Kendi farkındalığım düşüncelerimi şu noktaya evirdi: kıskançlık, farkında olursak ve onu diğerlerini incitmeyen ve kendimizi daha iyi bir versiyonumuza dönüştüren bir araç olarak kullanabilirsek, aslında bizi küçük biri yapmıyor. Bizi küçük yapan, o duyguyu kendimizden saklamamız ve farkında olmadan onun yörüngesine girip hem kendimizi hem başkalarını aşağı çekmesine izin vermemiz. İnanıyorum ki kabul ettiğimiz an, aynı enerji bize de yön göstermeye başlayabilir.


Sana sormak istiyorum: En son kimi kıskandın? Ve o kıskançlık sana ne söylüyor olabilir?

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. O zamana kadar sevgiyle kalın.


(1*) Baruch Spinoza, Etika (1677)
(2*) Sara Protasi, The Philosophy of Envy (2021)
(3*) Melanie Klein, Envy and Gratitude (1957)
(4*) Dale T. Miller & Michael Ross, "Self-Serving Biases in the Attribution of Causality" (1975)

Başarıyla abone oldunuz: Cenk Ebret Personal Website
Harika! Ardından, tüm premium içeriğe tam erişim için ödemeyi tamamlayın.
Hata! Kayıt olunamadı. Geçersiz bağlantı.
Tekrar hoş geldiniz! Başarıyla giriş yaptınız.
Hata! Giriş yapılamadı. Lütfen tekrar deneyin.
Başarılı! Hesabınız tamamen etkinleştirildi, artık tüm içeriğe erişiminiz var.
Hata! Stripe ödemesi başarısız oldu.
Başarılı! Fatura bilgileriniz güncellendi.
Hata! Fatura bilgisi güncellemesi başarısız oldu.