Kimi akşamlarda bir şeyler izleyeceğiz diye herhangi bir platform (Netflix, Youtube, dizi vs.) açıyoruz. Bir anda önümüze binlerce içerik yığılıyor. Onu izleyelim, yok bunun imdb’si düşükmüş derken dakikalar geçiyor, yok. Bir türlü bir şey seçemiyoruz. En son “eh be yeter artık”deyip bir şeyler açıyoruz, ama içimizde o his hep kalıyor: "Belki daha iyi bi şey izleyebilirdik bunu da açtık öyle ama."
Bu baya sıradan, küçük bir örnek. Önemsiz bile sayılabilir. Lakin hayat böyle değil ki, attığımız her adım, söylediğimiz her söz aslında farklı bir seçim. Hepsi farklı bir sorumluluk ve her seçimin arkasından gelen ve istesek de istemsek de katlanmak zorunda olduğumuz farklı bir sonuç var.
Belki önemsiz bir örnekle giriş yaptım ama aynı his daha büyük yerlerde de karşımıza çıkıyor. İş değişikliği, şehir, ilişki, kariyer. Seçenekler çok. Karar vermek yerine bekliyoruz. "Biraz daha düşüneyim" diyoruz. Haftalar, bazen aylar geçiyor.
Ama şunu bir türlü fark etmiyoruz ki, aslında beklemek de bir seçim. Ve onun da sonunda katlanmamız gereken bir sonuç var.
Bu yazıyı yazmama vesile olan şey tam da bu fark ediş oldu. Bir noktada şunu gördüm: hayatta en çok pişman olduğum şeyler, yaptıklarım değil yapmadıklarımdı. Söylemediğim sözler, vermediğim kararlar, açmadığım kapılar.
Seçmenin sorumluluğundan korkarak seçmemeyi tercih etmiştim. Ama seçmemenin de bir bedeli varmış. Sadece bunu anlamak zaman aldı.
Bu yazıda seçimin neden bu kadar zor olduğunu, seçmemenin bedelini ve neden her seçimin (ya da seçmeyişin) aynı zamanda bir sorumluluk olduğunu felsefi ve bilimsel açıdan incelemeye çalışacağız.
Felsefi ve Bilimsel Arka Plan
Felsefi perspektif:
Kierkegaard "olasılığın kaygısı" diye bir kavramdan bahseder. Önümüzde ne kadar çok kapı olursa, her birinin ağırlığı o kadar büyür. Sonsuz olasılık insanı özgürleştirmez, aksine başını döndürür. Buna "özgürlüğün baş dönmesi" diyor. (1*)
Ama Kierkegaard aynı zamanda şunu da söylüyor: bu baş dönmesinden kaçmanın yolu seçmemek değil, seçimin sorumluluğunu üstlenmektir. Çünkü seçmemek de bir seçimdir. Sadece daha korkak bir seçim.
Viktor Frankl, Nazi kamplarında bile insanın seçme özgürlüğünü elinden alamayacaklarını gördü. Uyaranla tepki arasında her zaman küçük bir boşluk var diyor. Ve o boşlukta insan seçim yapıyor. Bu seçim küçük bile olsa, insanı insan yapan tam da bu. (2*)
Frankl burada ilginç bir kelime oyunu yapıyor. Sorumluluk için İngilizce "responsibility" kelimesini ikiye ayırıyor: response-ability. Yani tepki verebilme yetisi. Sorumluluk bir yük değil, insanın kapasitesinin kanıtı.
Epiktetos bunu çok daha net söylüyor: kontrolümüzde olan tek şey kendi seçimlerimiz ve tepkilerimizdir. Bu hem bir özgürlük hem de kaçışı olmayan bir sorumluluk. (3*)
Stoacılar ise paradoks gibi görünen bir şey söylüyor: kısıtlamalar özgürleştirici olabilir. Seçeneği daraltmak odak yaratır. Bir şeye bütünüyle adanmak, sonsuz seçenek arasında savrulmaktan daha güçlü bir yer.
Bilimsel perspektif:
Barry Schwartz'ın klasik bir deneyi var. Daha az çeşit sunan reçel tezgâhı, çok çeşit sunan tezgâhtan kat kat fazla satış yapıyor. Seçenek arttıkça karar zorlaşıyor, tatmin azalıyor. (4*)
Schwartz iki profil tanımladı. Maximizer: her zaman en iyisini arayan. Satisficer: yeterince iyiyle yetinen. Maximizerlar nesnel olarak daha iyi seçimler yapıyor ama çok daha mutsuzlar. Çünkü seçtikten sonra da arayışları bitmiyor. Zihinleri sürekli "ya daha iyisi vardıysa?" sorusunda kalıyor.
Karar yorgunluğu meselesine de değinmeden geçemem. Her karar zihinsel enerjimizi tüketen bir eylem aslında. Günün sonuna doğru verilen kararlar, gün başında verdiğimiz kararlardan çok daha kötü kalitede oluyor. Obama'nın neden hep aynı renk takım elbise giydiğini hatırlayın. Küçük kararları otomatikleştirerek büyük kararlar için zihinsel enerji biriktiriyordu. (5*)
Ama belki de en çarpıcı bulgu pişmanlık araştırmaları. Kısa vadede yaptıklarımız için pişman oluyoruz. Ama uzun vadede, yıllar geçtikten sonra, en çok yapmadıklarımızı pişmanlıkla hatırlıyoruz. Seçmemenin maliyeti, seçmenin maliyetinden büyük çıkıyor. (6*)
Toplumsal ve kültürel etkiler:
Tüketim toplumu "ne istersen olabilirsin" vaadi üzerine kurulu. Kulağa motive edici geliyor. Ama aslında kronik bir yetersizlik hissi yaratıyor. Çünkü sonsuz seçenek, sonsuz "henüz en iyisine ulaşamadım" hissi demek.
Dating uygulamalarına bakın. Bir sonraki daha iyisi her zaman bir kaydırma uzakta. Bağlanmak zorlaşıyor çünkü kapıyı kapatmak imkânsız hissettiriyor. Ama kapıyı hiç kapatmamak da zaten bir kapı kapamak; sadece kendininkini.
Kariyer meselesinde de aynı şey var. Eski nesil için meslek sınırlıydı, derinleşiliyordu. Bugün sonsuz iş olanakları mümkün. Ama bu aynı zamanda hiçbir şeye tam adanamamanın kapısı olabiliyor.
Kültürde bir şey daha var, üstüne pek gidilmeyen bir şey: sorumluluğu üstlenmekten kaçmak giderek normalleşiyor. Seçmemek, beklemeye devam etmek, "koşullar uygun değil" demek, "zaten bir şey değişmez" diye geçiştirmek. Bunların hepsi sorumluluktan kaçış yolları. Ve bu kaçış bizi aşağı çekiyor. Çünkü sonuç yine geliyor, sadece bu sefer elimizde olmamış gibi görünüyor.
Gerçek Problem ve Çözüm Önerileri
Gerçek problem şu: iki ayrı tuzak var ve ikisi de aynı kapıya çıkıyor.
Birincisi: çok fazla seçenek karşısında felç olmak. Seçememek, beklemeye devam etmek, "biraz daha düşüneyim" döngüsüne girmek.
İkincisi: seçmenin sorumluluğundan kaçmak için seçmemeyi tercih etmek. "Henüz doğru zaman değil." "Biraz daha bekleyeyim." Bu cümleler çoğu zaman korkunun korumacılık kılığına bürünmüş hâlleri.
Ama her iki durumda da bir sonuca varıyoruz. Seçmediğimiz zaman hayat bizi seçiyor. Ve o seçimin de bir bedeli var; sadece bu sefer kararı veren biz olmamış oluyoruz, ama seçsek de seçmesek de bu durumun sorumlusu yine biz oluyoruz.
Seçmenin sorumluluğu ne olursa olsun, seçmemenin sorumluluğundan az değil. Çoğu zaman daha büyük. Hayatın akışına, bilimin temeline baktığımızda hep aynı şeyi görüyoruz: her etki bir tepki doğuruyor. Seçmek de seçmemek de bir sonuca yol açıyor. Seçtiğimiz zaman sonucunu daha hızlı görüp bir yanlış adım attıysak değiştirme imkanımız oluyor, ama seçmediğimiz zaman bu süre uzadıkça pişmanlığın da boyutu aynı oranda artıyor.
Benim için bu farkındalık kolay gelmedi. Uzun süre "doğru zamanı" bekledim. Sonradan gördüm ki doğru zaman çoğu zaman kendi kendine gelmiyor. Onu seçmek gerekiyor.
Yine kendim için hazırladığım bu pratikleri sizinle paylaşmak istiyorum:
"Yeterince iyi" standardını benimsemek.
Her kararımız verdiğimiz en iyi karar olmak zorunda değil. Satisficer olmayı öğrenmek bir pes etme değil, özgürleşme. Maximizer içimizdeki ses "daha iyisi vardı" diyecek. Ama o ses hiç susmayacak; ona rağmen ilerlemek mümkün.
Seçenek sayısını kasıtlı azaltmak.
Kısıtlamayı bir kayıp değil, odak yaratmak olarak bakmakta fayda var. Küçük kararlarda bile kasıtlı daraltma yapmak zihinsel enerji biriktirmeye yardım ediyor. Bunu yaptığımızda o enerjiyi büyük kararlar için saklamış oluruz.
Seçimin sorumluluğunu üstlenmek.
Frankl'ın dediği gibi: uyaranla tepki arasında her zaman bir boşluk var. O boşlukta seçim yapılıyor. Seçimi yapmak ve sonucunu sahiplenmek, beklemeye devam etmekten güçlü bir yer.
Geri dönüşü olmayan kararlar almak.
Kulağa paradoksal geliyor ama araştırmalar net: beyin geri alınamaz kararla barışıyor. "Bu kararı verdim, artık bu yolda derinleşeceğim" demek pişmanlığı azaltıyor. Açık kapı bazen en büyük tuzak olabiliyor.
Seçim sonrası karşılaştırmayı kesmek.
Karar verildi, kapı kapandı diye bakmak en mantıklısı. "Ya öbürü daha iyiydiyse" sorusu artık bilgi değil, zihinsel bir gürültüden başka bir şey değil. Belki zihnimiz onu bir bilgi gibi sunacak. Ama o gürültüyü tanımak, seçimin sorumluluğunu üstlenmek ve gerektiğinde yeniden seçmek bana daha mantıklı geliyor.
Her seçim bir özgürlüktür. Ve her özgürlük bir sorumluluk getirir.
Bu sorumluluğu üstlenmek ağır gelebilir. Ama üstlenmemek daha ağır; sadece bunu anlamak zaman alıyor, ama bazen anladığımızda geç olabiliyor, depresyona, olumsuz hislere dönüşebiliyor.
Kierkegaard olasılığın baş döndürdüğünü söyledi. Frankl sorumluluktan kaçmanın imkânsız olduğunu gösterdi. Pişmanlık araştırmaları ise yıllar sonra en çok yapmadıklarımızı hatırladığımızı ortaya koydu.
Belki özgürlük sonsuz seçenekte boğulmakta değil, birini seçip onun sorumluluğunu bütünüyle, doğrusuyla yanlışıyla üstlenebilmekte saklı.
Bu soru da siz sevgili okurlarıma gelsin:
Şu an hayatında beklemeye devam ettiğin ama aslında seçmen gereken bir şey var mı?
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.
O zamana kadar sevgiyle kalın.
Kaynakça ve Esinlenilen Kaynaklar:
(1*) Søren Kierkegaard, Kaygı Kavramı
(2*) Viktor Frankl, İnsanın Anlam Arayışı
(3*) Epiktetos, El Kitabı
(4*) Barry Schwartz, The Paradox of Choice
(5*) Roy Baumeister, Decision Fatigue araştırmaları
(6*) Daniel Kahneman & Amos Tversky, pişmanlık araştırmaları
